Yeni Reduced price!

Çocuk: İşçi, Yoksul, Göçmen İktisadi ve Politik Bir Analiz

Yazar: Servet Gün

17,00 TL

-35%

11,05 TL

- +

Gerçeği görebilmenin ve anlayabilmenin bir yolu olabileceği gibi gerçekliğin üzerini örtmenin aracına da dönüşebilen kavramlar, kendiliğinden ortaya çıkmazlar. Belirli tarihsel ve toplumsal koşullarda ortaya çıkarlar ve belirli amaçlarla yeniden üretilirler. Zira kavramlar, bir sorunu anlama ve çözmeye de hizmet edebilir; bir sorunu anlaşılmaz kılmaya, dolayısıyla bir çözümsüzlüğü sürdürmeye de. Kavramların gerçeklik ile ilişkisi ya da ilişkisizliği toplumsal algıyı/toplumsal bilinci şekillendirebildiği için, çoğunlukla egemen bilincin bir ürünü olarak değerlendirilir.

Fikirler ve düşünceler kavramlar aracılığıyla ve kavramların içeriğiyle inşa edilir. Dolayısıyla, egemen bilincin topluma egemen kılınmasının araçlarından biri olan kavramlar/kavramsal formülasyonlar, son tahlilde, sınıfsal mücadele/müdahale alanı ve aracıdır. Kavramlar, toplumsal zihinsel süreçlerin işleyişi bakımından, statükonun sürdürülmesi ve pekiştirilmesi bakımından önemli olduğu gibi soruna ilişkin, yoksulluğa ilişkin, nedenlerin de çarpıtılabilmesinde etkili olabilmektedir. Nitekim kavramsal formülasyon ile birlikte sorun, toplumsal yaşamın doğal ve zorunlu gerçekliğine dönüştürülebilmektedir. Sorunun toplumsal yaşamın ‘doğal ve zorunlu bir parçası olabileceğinin kabulü’ egemen düşüncenin etkinliğini gösterir. Toplumsal bir sorunun ‘doğal ve zorunlu bir sonuç olamayacağı’ üzerine gerçekleştirilen bir itiraz ise sorunun aşılması amacını taşır ve eleştireldir.

Yoksulluk olgusunu tanımlamak üzere geliştirilen yoksulluk kavramı, bu bağlamda toplumsal ilişkilerinden bağımsız olmamak durumundadır. Bu nedenle kapitalist sistem ile yoksulluk olgusu arasında sıkı bir ilişki olduğu açıktır. Zira günümüz yoksulluğunun niteliği küresel ve yerel kapitalist sistemin özgüllüğünden bağımsız değildir. Yoksulluk olgusu kuşkusuz sadece kapitalizme özgü bir sorun değildir; kapitalizm öncesi toplumsal yapılarda da yoksulluk vardır; oysa bugünkü biçimiyle yoksulluk kapitalizmle yaşıttır. Kapitalizme özgü yoksulluk ile kapitalizm öncesi toplumsal yapılara özgü yoksulluğun en temel ve en önemli ayrım noktası, kapitalizm öncesi toplumlarda yoksulluğun gerçekten yokluğa dayanıyor olmasıydı; oysa kapitalizmin ürettiği yoksulluk, tam da varlıkla birlikte üretilmiş ve varlığın sebebi olarak ortada durmaktadır. Bu nedenle kapitalist bir sistem içerisinde yapılacak olan bir yoksulluk analizi, mutlaka bu temel noktaya, zenginliğin sebebi olarak yoksulluğa ve yoksullaştırma mekanizmalarına dikkat çekmek zorundadır. Aksi takdirde ortaya konulmuş olan çaba, çözümden uzaklaşmaya hizmet edebilecektir.

DB ve IMF gibi kuruluşlar, uluslararası kapitalizmin ihtiyaçlarına binaen ve çeşitli dönemlerde “sosyal sermaye”nin geliştirilmesi, kamusal çalışma programları, borç yardımı gibi adlarla yoksullukla mücadele adına yoksullarla piyasa arasında köprüler kurmaya çalışmışlardır. 1980’lerde başlayan ve 1990’larda “mücadele” adı altında devam eden ilgi, son tahlilde bir sermaye stratejisi olmanın ötesine geçmemiştir. Uygulamaya konulan politikalar her ne kadar yoksuları “yararlanıcı” gibi gösterse de, gerçek amaç sermaye birikiminin sürekliliğini sağlamak ve yoksulları dahi piyasanın içerisinde tutabilmektir.

Yoksulluğu, kapitalist ekonomik sistemin işleyişinin özsel bir ürünü olarak sınıfsal bir yaklaşım ile ele almak da mümkündür. Sınıfsal yaklaşım, yoksulluğun bir ‘durum’ olmaktan ziyade öncelikle bir ‘süreç’ olarak düşünülmesi gerektiğini önermektedir. Yoksulluğu bir durum olarak kavramak, içinde bulunulan anın verili olarak resmedilmesine olanak tanır; dolayısıyla, yoksulluğu dar ya da geniş anlamda bir “yetersizlikler” ve/veya “yoksunluklar” listesi olarak karşımıza çıkarır. Aslında, listeyi oluşturan göstergelerin her biri gibi ‘durum’un kendisi de verilidir ve tarih dışıdır. ‘Süreç’ olarak yoksulluk ise anı tarihselleştirir; dolayısıyla yoksulluğa ilişkin ortaya çıkan göstergelerin her birini; işsiz olmak, kadın olmak, çocuk olmak, gecekonduda yaşıyor olmak gibi tarihsel bir soruya dönüştürür.

Sınıfsal yaklaşım aynı zamanda, yoksulluğun bir tanımlama nesnesi olarak nasıl kurgulandığını görmemizi de sağlar. Kısacası, bu yaklaşımla yoksulluğun tanımı toplumsal ilişkiler bütünü içerisinde ilişkilerin bir sonucu olarak sorunsallaştırılabilir. Bu sorunsallaştırma biçimi,  toplumsal ilişkiler bütünü içerisinde ve toplumsal ilişkilerin bir sonucu olarak zenginliğin nasıl yer edindiğinin deşifre edilmesine de olanak tanır. Zenginlik, yoksulluk yazınının hegemonik olan hattının asla yoksulluk tartışmalarına katmak istemeyeceği ve katmadığı bir sorun alanıdır. Zenginlik-yoksulluk karşıtlığı üzerinden yürütülecek bir tartışma, zorunlu olarak emek sermaye arasındaki çelişkiyi, dolayısıyla kapitalizm üzerine yapısal bir tartışmayı yoksulluk bağlamında gerekli kılmaktadır.

Yoksulluk olgusunu kapitalizmin işleyiş yasasının bir ürünü olarak gören sınıfsal yaklaşım, kendisini ontolojik olarak sınıf siyaseti üzerine oturtmaya da yarar. Bu pozisyon alış, yoksulluğu “marjinalleşmiş” veya “dışlanmış”lara karşı bir “yurttaşlık siyaseti” meselesi olarak görenlerekarşı da sınıf mücadelesinin olanaklarını gösterir. Zira yoksulluk yazınının genel eğilimi, yoksulluğu “biçare toplumsallık” ile yaftalayarak onu ekonomik ve politik içeriğinden soyutlar iken; yoksulluğun sınıfsal analizi -kapitalizmin yapısal analizi-, kapitalizmin tarihi boyunca yaratılmış olan yoksulluğa sınıf içeriğini vermek ve onu bir sınıf sorunu olarak formüle etmek gibi bilinçli bir yol önermektedir.

Yoksulluk yazını tartışmaları, yukarıda genel çerçevesi çizilen iki genel hat üzerinden şekillenmektedir. Hattın bir tarafında, küresel dinamiklerin belirleyici olduğu, yoksulluğun nedenlerini ve çözüm yollarını bireye indirgeyen; dolayısıyla yoksulluğun sistemle ilişkisini bir analiz birimi olmaktan çıkaran bir anlayış, hattın diğer tarafında ise yoksulluğun nedenlerini ekonomik sistemin işleyiş mantığıyla ilişkilendiren ve bunu sınıfsal ilişkilerin belirleyiciliğinde analiz eden ve sorunu aşmayı öneren sınıfsal bir anlayış vardır.

Tartışmaların bir akademik ilgi konusu olmasının arkasında yatan temel neden yoksulluğun giderek küresel düzeyde bir sorun ve ‘tehdit’ olmasından kaynaklanmaktadır. Birçok uluslararası kuruluş sorunla ilgili her yıl raporlar yayınlamakta ve birçok ‘mücadele’ programları geliştirmekte; üniversitelerde sorunla ilgili tezler, makaleler yazılmakta ve yüzlerce kitap basılmaktadır. Kısacası sorun, insanlığı ilgilendiren bir sorun ve sorun olmaya devam etmektedir. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yoksulluk ile ilgili çalışmalarda bir artış olduğu gözlenmektedir. Bu çalışmanın kaynakçasına bakıldığında bu gerçek apaçık görülecektir. Her bir çalışma yoksulluğu farklı bir açıdan ve farklı bir düzeyde ele almıştır. Kentsel yoksulluk, kırsal yoksulluk, küreselleşme ve yoksulluk, insan hakları ve yoksulluk, kültür olarak yoksulluk, kadın ve yoksulluk gibi. Listeyi uzatmak da olasıdır.

Bu çalışma ise yoksulluk tartışmalarına yoksulluk-çocuk ilişkisi üzerinden; yoksulluk yazını içerisinde kullanılan adıyla, “çocuk yoksulluğu” teması üzerinden katılmaktadır. Yoksulluk yazınının iki hattından eleştirel gelenek hattını benimseyen bu çalışma, bu geleneğin felsefesine uygun olarak çocuk yoksulluğu tartışmasını genel olarak yoksulluktan, genel olarak yoksulluk tartışmasını ise kapitalizmin yapısal analizinden ayırmamaktadır. Dolayısıyla, çocuk yoksulluğu birey temelli olarak ele alınmamakta; hane ve toplumsal yapı bütünlüğü içerisinde yoksullaştırma süreçleriyle bağlantılı sınıf teorisi içerisinde kavranmakta ve tartışılmaktadır.

 

Henüz hiç okur yorumu eklenmemiş. İlk yorum yazan siz olun!

Yorum yaz!

Çocuk: İşçi, Yoksul, Göçmen İktisadi ve Politik Bir Analiz

Çocuk: İşçi, Yoksul, Göçmen İktisadi ve Politik Bir Analiz

Yazar: Servet Gün