YENİ BAĞLAR - Eylem Ata Güleç

İki bina arası gölgelikte mantar toplayan kadın tanıdık geldi ama çıkaramadı. Bir selvi ağacı gibi ince uzundu. Gözaltlarında hafif mor halkalar vardı. Yavaşça eğilip kalkıyor, avucunda biriktirdiği mantarları sepete koyuyordu. Yıllardır bu sitede oturmasına karşın bahçede mantar yetiştiğini de, bu mantarların yenilebilir olduğunu da bilmiyordu. Belki kadın site sakinlerinden biriydi,  ara sıra karşılaşmışlardı, siması o yüzden tanıdık gelmişti. Hayır, hayır burada oturuyor olamaz. Site sakinleri nezih insanlardır. Kılık kıyafetlerinden bile anlarsınız. Ölümden dönmüş gibi sapsarı suratlı biri, ne alaka! Neyin nesi acaba? Kadın yarısı dolu sepeti koluna takarken boşta kalan elini sallayıp selam verdi. Tam bu anda dengesini yitirir gibi oldu. Sendeledi. İki kadın göz göze geldiler. Bakışlarını kaçırdılar birbirlerinden.

Sepetten düşen iki mantarı, epeydir biçilmediği için dizlerine kadar uzamış otların arasından alıp kadına uzattı. Kadın, “Teşekkür ederim, ben Aliye,” dedi. “Ben de Fatma, bu mantarların yenilebildiğini bilmiyordum.” “Başta bunları pişirmenin tehlikeli olacağını düşünmüştüm ama ilk denemeden sonra… Zehirlenmediğimi görünce…” dedi Aliye, iç çekerek. Ardından beraber yemek için onu eve davet etti. Fatma, Aliye’nin renkli iplerden örülmüş bir kuşakla belini sıkıladığı yıpranmış elbisesine baktı. Kadının giyimi eskiydi ama dışarı kıyafetiydi sonuçta. Avuçlarıyla ipek geceliğinin kırışık eteğini ütüler gibi düzeltti. Bu halde bahçeye çıkmasını gerektiren şeyi hatırlayamadı. Burnuma gelen kötü kokuyla mı ilgiliydi. Evine gidip üstünü değiştirmeye niyetlendi ama söylemedi. Onun yerine sofraya katkı için bir şeyler getirmeyi önerdi. Aliye buna gerek olmadığını belirtti. Fatma ellerini birbirine geçirip parmaklarını esnetti, gözlerini kıstı, meraklı bir çocuk gibi Aliye’nin ardı sıra yürüdü. 

İki kadın binaya girdiler. Otomat lamba yanmadı. Yönetime haber vermek gerektiğini söyledi Fatma. Yarı karanlık sahanlıkta ilerleyip merdivenin başına geldiklerinde Aliye Fatma’nın kolunu tuttu. Fatma huzursuz oldu. Kendisiyle aynı yaşlarda üstelik zayıflıktan kırılan birinin düşmesin diye koluna girmesini aşağılayıcı bulmuştu. Üçüncü kata çıktılar. Aliye sepetteki mantarları sağa sola iterek anahtarı buldu. Kapıyı açtı. İçerisi mis gibi deterjan kokuyordu. Her yer temiz ve düzenliydi. Beraber mutfağa geçtiler. Buzdolabının üstü renkli kalemlerle yazılmış notlarla doluydu. Kâğıtlar sararmıştı, uzun süre önce oraya iliştirildikleri anlaşılıyordu. Masada kuru gül yapraklarıyla dolu bir kâse duruyordu. Kâsenin içinde güllerin taze olduğu zamanlarda yazılmış bir not vardı. Aliye bir sandalye çekip oturmasını söyledi. Fatma yardım etmeyi teklif etti ama o, “Yok canım, ben hallederim,” diyerek mantarları yıkamaya koyuldu. Belindeki ip gevşemiş, elbisenin etekleri bileklerine yetişmişti. Fatma oturduğu yerden kâsenin içindeki notu okudu. İyi ki varsın aşkım.

Gözleri mutfak raflarını tararken sigara paketine ilişti. “Sigaramı yanıma almamışım, seninkinden içebilir miyim?” diye sordu. Aliye, “Evet, alabilirsin,” dedi, sesi Fatma’ya isteksiz gelmişti. Pakete uzanıp içinde sadece bir sigara kaldığını görünce durumu anladı. “Son sigaranmış, içmeyeyim,” dedi. Aliye, “Zararı yok, bıraktım ben,” dediği sırada Fatma aynı sahneyi daha önce de yaşamış gibi hissetti. Birdenbire, “Elbisenin terziye ihtiyacı var galiba,” dedi ve daha laf ağzından çıkarken yaptığı kabalığın farkına vardı. Paketten çekip çıkardığı sigarayı sessizce yakarken gözleri kuru gül yaprakları arasındaki nota odaklanmıştı. İyi ki varsın aşkım. Daha güzel günlerimiz olacak. Her şeyin yerli yerinde olduğu, sıcak, güven veren bu evde kendini sandalyeye yığılıp kalmış, pijamalı bir kukla gibi hissetti. İçi neden bu kadar boştu!

“Ne zamandan beri burada oturuyorsunuz?” diye sordu Aliye’ye.

“İnşaatın yapımı biter bitmez yerleştik. İlk taşınanlardanız,” dedi, mantarları kuruması için süzgece koyarken.

“Eşiniz ne iş yapıyor?”

“Kapıcıydı rahmetli.”

“Başınız sağ olsun,” dedi Fatma, böylesine güzel döşenmiş bir evin kapıcıya ait olması aklına yatmamıştı, işin aslını astarını öğrenmek için başka sorular sorması gerekiyordu ama Aliye balkon kapısına yönelmişti bile. 

Aliye, balkona sıraladığı su bidonlarının yanındaki kuru dalları şömineye atıp tutuşturdu. Ardı sıra balkona gelen Fatma, “Doğalgazda sorun mu var? Neden ocakta pişirmiyorsun?” diye sordu. Balkon kapısının yanındaki cam fanus dikkatini çekti. İçi çakmak doluydu. “Böyle daha lezzetli oluyor,” derken Aliye’nin dudakları acı bir gülüşle seğirdi. Belindeki bağı çözüp yeniden bağladı. Mutfağa dönüp dolaplardan birinden tava çıkardı. Fatma’nın ne olduğunu anlamadığı bir şeyi, beyaz kumaş bir torbaya bastıra bastıra tavaya aktardı. Tavayı şöminedeki ateşe oturttu, ısınmasını bekledi ve içine mantarları boşalttı.

Fatma, “Bana da buyurun, kahve içmeye beklerim,” dedi. “İnşallah, gelirim bir ara,” diye cevapladı Aliye, kendini okul piyesinde rol yapan çocuklar gibi hissediyor, bir yandan da mantarları karıştırıyordu. Ardından tavayı ateşten aldı. Yerine şöminenin altından çıkardığı daha eski bir tava bıraktı. İçeriye girdi. Önceden hazırladığı anlaşılan hamur toplarıyla geri geldi. Avuçlarıyla bastırarak inceltip tavaya yerleştirdi. Ekmekler de hazır olunca “Yemeğe şimdi mi oturalım?” diye sordu Aliye. Fatma evin temizliğine ve düzenine hayran kalsa da yemek pişirme yönteminin ilkelliğinden tiksinmişti. Bir saate yakın oturduğu halde kendisine bir kahve bile ikram edilmemesine içerlemiş, bu kadında bir tuhaflık olduğuna karar vermişti. Mantar yememenin daha iyi olacağını düşündü. “Size de uygunsa birer kahve içsek,” diye geçiştirmeye çalıştı. Aliye kaygılandı. “Olur, öyle yapalım,” derken içi içini yiyordu. Fatma’yı oturma odasına alıp kahve yapmak için izin istedi. Mutfak yerine dış kapıya yöneldi. Yavaşça açtı kapıyı ve kapatmadan evden çıktı. Merdivenleri hızla inerek kapıcı dairesine yetişti. Koynunda sakladığı anahtarı çıkarıp kapıyı açtı. Kendi evini de yukarıdaki kadar temiz ve düzenli tutmuştu. Vestiyerdeki onlarca anahtardan sekiz numaranınkini aldı. Aynı hızla merdivenleri tırmandı. Sekiz numaranın kapısını açtı. Burnunu elbisesinin göğsüne sokarak içeri girdi. Etrafına bakmamaya çalışarak mutfak tezgâhındaki kahve kavanozunu alıp çıktı. Ayaklarına dolanan elbisesine takılıp düşmese her şey yolunda olacaktı.

Fatma sesi işitip kapıya çıktığında Aliye kendini toparlamış üçüncü kata dönmüştü bile. “Kahve kalmamıştı, komşuya kadar çıkıverdim,” dedi, kabahatini gizlemeye çalışırcasına. Fatma’yı yeniden oturma odasına aldı. Kahveleri pişirdi. Elinde tuttuğu kahveden yayılan keskin koku Fatma’nın hafızasını uyarıyordu ama zihninde çakan küçük şimşekler karanlığı aydınlatmak için yeterince güçlü değildi. Gözlerinin önüne gelen gül yaprakları ve kâsedeki not az önce mutfakta gördüğü müydü yoksa geçmişten kopup gelen bir an mıydı, ayırt edemiyordu.  İyi ki varsın aşkım. Daha güzel günlerimiz olacak. Dayan.

Gözlerini açıp kapayarak daha fazlasını görmeye zorladı kendini. Aliye, “İyi misiniz?” diye sordu. “Evet. Kahve iyi geldi,” dedi Fatma, “komşularla aranızın iyi olması ne güzel,” diye sürdürdü konuşmasını. Aliye cevap vermek yerine elbisesinin yırtılan ucuna baktı. “Şimdi gerçekten terziye ihtiyacı var,” dedi, “akşama dikerim. Hâlâ acıkmadınız mı?” Fatma acıkmıştı, mantar değilse bile biraz ekmek yiyebilirdi. Üstelik masadaki notu tekrar görmek istiyordu. “Olur, mutfağa geçebiliriz.”

Aliye tabakları hazırlayıp ekmekle birlikte masaya yerleştirdi. Fatma ezberlemeye çalışır gibi önündeki notu tekrar tekrar okuyordu. İyi ki varsın aşkım. Daha güzel günlerimiz olacak. Dayan. Hasret’im. Aliye masaya oturacakken bahçeye yabancı bir adamın girdiğini gördü. Günlerdir ilk kez Hasret Hanım dışında birini görüyordu. Heyecanlandı. Karşısındaki kadını ürkütmeden evden nasıl çıkacağını düşündü. “Nasıl da unuttum! Kahve aldığım komşu, ekmeğin güzel koktu demişti. Bir parça götürüvereyim. Hemen dönerim,” derken ekmeklerden birini eline almıştı bile.

Boştaki elini kuşaktan içeri sokup elbisesini iyice yukarı çekti. Etekleri şimdi dizine değiyordu. Bahçedeki koku dayanılmaz hale gelmişti. Adam Aliye’yi görünce ona doğru ilerledi. Elindeki ekmeği fark edince gözleri doldu. Kibirle sarsılıp hafıza kuyusuna düşenlerle birlikte birbirini hiç tanımayan insanlar arasında da yeni bağlar kuruluyordu. Ölümün pençesinden kurtulanlar ne yapması gerektiğini bilen Aliye’nin emektar ellerine tutunuyordu. Dev aynaları sessizce çatırdıyordu. Gelecek kuşaklar için zenginlikten, gösterişten, ihtirastan arınmış renkli iplerle örülüyordu hayat.

Aliye ekmeği uzatırken, “Geçmiş olsun,” dedi.

 “Size de, geriye kalan herkese büyük geçmiş olsun.”

 “Başkaları da var mı?” diye sordu Aliye umutla.

Adam ilk lokmasını yuttuktan sonra, “İki kişi daha var,” dedi, üst üste iki büyük lokma ısırdı, “üç de çocuk gördüm. Siz burada yalnız mısınız?”

 “İki kişiyiz. Peki, çocuklar nerede?”

 “İkisini Sanayi Mahallesi’nde, bir binanın altındaki markette görmüştüm. Ötekini çocuk esirgeme kurumunun bahçesinde.”

 “Onları gördüğün yerde mi bıraktın?”

            “Ne yapabilirdim ki!”

 “Hepsini toplayıp buraya getirebilir misin?”

Adam elindeki ekmeğe minnetle baktı. “Sanırım, yani evet, getiririm.”

“Markette yiyecek var mıydı?”

 “Yok, hiçbir şey yoktu.”

            “Şimdi çocukları bulup bana getir lütfen,” derken Aliye’nin sevinçle çarpan kalbi çatlayacak gibiydi.  

            Adam gittikten sonra Aliye zemin kattaki evine girdi. İki bez parçasıyla on iki numaranın anahtarını aldı. Nefes nefese çıktı merdivenleri. Kapıyı açmadan önce bezlerle burun deliklerini tıkadı. İçeri girip hızla mutfak dolaplarını karıştırdı. Bulduğu makarna paketini okşayarak çıktı evden. Döndüğünde Hasret Hanım oturma odasında, koltuğa kıvrılıp uyumuştu. Makarnayı şöminenin yanına bırakıp raftaki boş sigara paketini aldı. Salondaki orta sehpanın çekmecesinden yeni bir sigara çıkarıp boş pakete bıraktı. Her zamanki yerine götürdü. Şöminedeki ateşi harladı. Bidondan tencereye su doldurup ateşe koydu. Hasret Hanım uykusundan uyandı. Hâlâ gecelikleydi. Kırışık eteğini avuç içleriyle düzelterek yerinden kalktı. Aliye’yi görünce hışımla daldı mutfağa. “Defol evimden. Kim oluyorsun da olur olmaz evime giriyorsun!” dedi kibirle. Aliye mırıldanırcasına, “Hatırladın demek, yine unutacaksın…” dedi. Ardından sesini biraz yükselterek, “Kimin kim olduğunun önemi yok artık. Her şey değişti.” Sonra birden heyecana kapılarak ekledi. “Çocuklar geliyor, çocuklar!”

BOŞLUKTA BÜYÜYEN - Eylem Ata Güleç 

New Account Register

Already have an account?
Log in instead Veya Reset password