EMANETİN DİLİ - Esmahan Devran İnci

       Göğün bir türlü boşalamayıp gri bulutlarıyla şehrin üstüne çöktüğü bir yaz sabahı daha. Avlunun sonsuza dek sürecekmişçesine kanıksadığımız sessizliğini demir kapının tıkırtısı bozuyor. Merdivenlerde mıhlanıp kalan beyaz tulumlu, maskeli, eldivenli üç kişi, uzun bir uykudan uyanıp da hangi günde olduğunu kestiremeyenlerin şaşkın ifadesiyle, ilk defa görüyormuşçasına bakıyor camiye doğru. Ağır ağır merdivenleri inen adamlar, iki yanındaki atkestanelerinin gölgelediği, traverten şeritlerle bölünmüş andezit kaplı yoldan aylar sonra ilk yürüyenler. Üzerlerindeki mahmurluğu hızla atarak etrafa dağılıp kaşla göz arasında şadırvanı, sağ taraftaki iki türbeyi, bahçeyi, son cemaat yerini ve beni ellerindeki tüpten fışkıran sıvıya boğuyorlar. Aylardır kullanmıyorlardı bunu, kâbus bitti mi derken yeniden hortladı galiba. Bu hoca da nereye kayboldu? Beni duymuş gibi, etrafı saran dezenfektan bulutunun ortasında aniden peyda olup elindeki uzun anahtarı bronz kilidime sokarak besmeleyle iki defa çeviriyor, tıkır tıkırt. Neredeyse unuttuğum bu sesin ardından, kanatlarım ağır ağır, gıcırdaya gıcırdaya yeni bir zamana açılıyor, öncesi acı, sonrası bilinmezlik olan bambaşka bir zamana…

            Dışarıda çoktandır donmuş yaşam belki yeniden canlanır, kim bilir… Bizim içinse pek fark etmiyor, bu âlemin temel özelliği zaten hep zaman dışı olmasıdır. Her şey yavaştır burada, şadırvandan akan suyun şırıltısı, rüzgârla salınan yaprakların hışırtısı, hatta kuşların cıvıltısı… Geçen yıl bu vakitler, dışarıda gümbür gümbür akan hayatın sesi avluya dolmasa, ne farkı vardı ki o günlerin şimdiyle? Banklara yapıştırılmış gibi tüm gün oturan, yaşamdan ve akıp giden zamandan çoktandır yakasını sıyırmış yaşlı adamlar, beklediği sesi duyunca canlanır, şadırvanın etrafında ağızlarında mırıl mırıl dualarıyla, kısa süreliğine de olsa sanki burada da hayat hızla akıyormuşçasına bir yanılsama yaratır ve sonra her şey eski hâline dönerek tıpkı şimdiki gibi, avlu alışıldık sessizliğine gömülürdü.        

            Dışarıdakilerin de buradakilere benzediğini, kapılıp gittikleri koşturmaca içinde nicedir dün, bugün, yarın kavramını yitirdiklerini, cumadan cumaya camiye doluştuklarında incelediğim kaygılı yüz ifadelerinden, telaşlı, tedirgin hareketlerinden anlardım. Avlunun içinde ya da dışında olmaları pek bir şey değiştirmiyordu, çok azı yaşamın anlamının farkındaydı.

            İşte böyle, iki namaz arasında hayatın neredeyse duruyormuşçasına yavaş aktığı bir zamanın dört yüz elli dört yıllık tanığıyım ben. Bu zorunlu tanıklıkla sürekli aynı ana hapsolmuş gibiyim. Yüz yıllar geçse de gördüğüm yüzler, duyduğum sesler neredeyse hep aynı. Zamansal bir ıssızlığın içinde ağır ağır eskiyerek şahit oluyorum her şeye.  Dışarıdan bakınca şanslı sayıldığımı biliyorum, Koca Sinan’ın kentteki tek eserinin önemli bir parçası olmam vesilesiyle, ziyarete gelenlerin yarattığı hay huya, ne kadar eskidiğimizi kontrol edenleri eklersek zamanın çarkının bazen daha hızlı döndüğü doğrudur.

            Birkaç yıl önce, ekiplerden biri sık sık gelip gitmeye, oramızı buramızı ölçüp biçmeye başlayınca günler yine hareketlenmişti. Derken bir sabah apar topar söktüler beni. Tabii ki defalarca tamire gitmiştim ama nedense ilk kez yerimden uzak düşmek o kadar dokunmuştu. Artık yaşlandığımı, her gün kınadığım avludaki ihtiyarlara benzediğimi, hepimizin bu camiye derin kökler attığımızı o gün anladım. Damarlarımdan tüm gövdeme yayılan yoğun acımda debelenip duruyordum, ta ki üzerimdeki ambalaj açılıp onunla karşılaşana kadar…

***

            Hazırlıklar tamam. Hoparlörden cemaatle kılınacak ilk namaz anons edilip ezan da okundu bile. İşte, aylar sonra nihayet evinden çıkabilen müdavimlerimiz birer birer geliyor. Güneşe hasret bir çiçek gibi solmuş suratları, ağır aksak yürüyüşleriyle canlı cenaze gibiler. Çoğunun yüzünde önceden görmediğim tuhaf bir ifade var, hangi duyguyu yansıtıyor anlamak güç. Neler yaşadılar,  ne kadarı sağ çıktı bu savaştan? Ya o? Öyle merak ediyorum ki onu, şuradan torunuyla çıka gelse şimdi, küçücük gözlerinin içiyle gülüp şefkatli ellerini yine üzerimde gezdirse, tıpkı o günkü gibi “Dur hele Koca Meşe,” dese.

            “Dur hele Koca Meşe, amma telaş yapmışsın. Emin ellerdesin, sakin ol.”

            Nasıl anladı beni?

            “Dede seni duyduğuna emin misin?”

            “Tabii eminim. Zamanı gelince sen de öğreneceksin bu dili.”

            “Babam öğrenememiş ama.”

            “Ona bakma, o dinlemeyi bilmiyor. Ellerin kulakların olacak, canı gönülden sevip okşayacaksın, hissedeceksin, işte böyle, o da zamanla sana güvenip söyleyecek ne istediğini.”

            “Ne istiyor peki?”

            “Bunu anlamak için dil bilmeye gerek yok ki evlat, nefes almak istiyor tabii ki. Şu güzelim kündekâri kapının geldiği hâle baksana.”

            Bir zamanlar kündekâri bir kapıydım değil mi ben?

            “Hele sen bana güven Koca Meşe, önce şu acı kahverengiden bir arındıralım seni.”

            Görmesem de biliyordum, kat kat alaca belece boyalı hâlimle uzaktan bakılınca demir bir kapıyı andırdığımı. Sadece ben mi? Hemen üstümdeki mermer ve somakinden yay kemerin artık boza çalan, onun üstündeki kitabenin kapkara kesilen, mukarnas kavsaranın ve güzelim silmelerin derzleri çatlak, her yeri kireçli, kirden desenleri zar zor seçilen hâlini gören, nasıl inanırdı Koca Sinan’ın camiinin görkemli taçkapısı olduğumuza?

            “Baba, tuz asidi ellerimizi gözlerimizi mahvetti, yine de bana mısın demiyor bu boya, içine işlemiş, çözücü mü kullansak?”

            “Hayır, damarlara zarar verir, çok uğraşsak da gelinlik bir kız gibi çıkaracağız onu ortaya.”

Kimim ben? Bunu unutalı öyle uzun zaman oldu ki. Seninki nafile çaba be Koca Usta!

“Hadi oradan! Hele ben bir bitireyim de işimi, sen o vakit gör kendini.”

            Yaşından, kısacık boyundan, çelimsizliğinden beklenmeyecek derecede dinç, çalışkan ve inatçıydı. Günlerce üzerime asit püskürttü, tel fırçayla tüm kabartmalarımı, geçmelerimi elleri soyulana dek özenle fırçalayıp sabırla zımparaladı ve her akşam bebek gibi yıkadı beni.

            Nasıl anladığını bilmiyordum ama bir şekilde hissediyordu içimden geçenleri ve yeteneğini torununa geçirmek için üstün bir gayret içindeydi.

Tıpkı camideki gibi her günüm birbirinin aynı, ne zaman biter ki çilem?  

            “Bu kapı ruhunu kaybetmiş evlat. Oysaki meşe hayat ağacıdır, Zeus’un kutsal ağacıdır, eski Yunan’da kâhinler meşe yapraklarının hışırtısını yorumlayıp öyle karar verirmiş neler olacağına. Köklerini hatırlamanın vakti geldi de geçiyor Koca Meşe, hadi canlan biraz.”

            Canlanıyordum. Damarlarıma yapışan boyadan, kirden, pastan, kurtuldukça nefes alıyor, yılların yaşanmışlığından arınıyor, hafifliyordum.

            “Dede ne muhteşemmiş desenleri!”

            “Öyledir, hele gomalak cilamızı da atalım, sen o zaman gör bunu.”

***

            Hayat yavaş yavaş kaldığı yerden devam etmeye çalışıyor. Tedbirliler, eskisi gibi avluda oturan yok. Yüzlerdeki ifade öyle benzer ki, görünmez bir bağla bağlı gibiler. Korku, acı, yıllardır bastırılmış duyguların ortaya çıkışı, eziklik, ortak hikâyelerin ve en çok da yenilginin izleri… Bunları okuyorum, ama o tuhaf ifadeyi hâlâ çözemedim. Başka şeyler de var, yanımdan geçerken parmaklarını üzerimde gezdirenler, kulağını kanadıma dayayanlar, tıpkı onun gibi. Günler oldu, ne kendisi, ne oğlu, ne torunu…

            Atölyede iki ay süren çalışmadan sonra, yeniden yerime takıldığımda isten arınan mukarnasların, bordosu nispeten belirginleşen kemerin altında gururla yerimi alıp son cemaatin kolonlarının, sivri kemerlerinin, ortadaki büyük kubbenin kalem işlerinin, tam karşımdaki mihrabın stalaktitlerinin ve pencerelerin vitraylarının da temizlendiğini görünce nasıl sevindiğimi tahmin edersiniz. Fakat bu tatlı heyecan uzun sürmedi, günler hızla eski durağanlığına dönünce ben de alışıldık yalnızlığıma gömüldüm. Onu çok özlüyordum.

Koca ömrümde ilk defa biri beni dinledi, yarenlik etti, bambaşka bir bedene kavuşturdu ve sonra her anını ezbere bildiğim yerime takıp ortadan kayboldu.

            “Şuna bak evlat, nasıl da darılmış bana.”

            “Dede keşke ben de anlayabilseydim onu.

            “Ver elini, gezdir üzerinde, hisset, bak soğuk, kulak ver sesine, içten içe homur homur. Bizde dostluk ömür boyudur Koca Meşe, bunu sakın unutma.”

            Unutmuyorum. Bu sefer gönül koymuyorum sana, o musibetin adı ilk duyulduğunda, hatta salgına dönüştüğünde bile her cuma uğruyor, “Cuma bahane, seni görmeye geldim,” diyordun. Peki, şimdi neredesin? Üzüntüm merakımdan, bilirim bir sıkıntı var, yoksa çoktan gelirdin. Hayat zor da olsa normale dönmeye çabalarken şu yaşlı yüzlere yapışan esrarı çözmeye çalışarak bekliyorum, bir türlü gelmiyorsun?

            “Koca Meşe ortalık malum, bir müddet gelemem herhâlde.”

            Yüzü nasıl da solmuş, onu hiç böyle görmemiştim. Dertlenme be Koca Usta, ben ne musibetler gördüm, hepsi geldi geçti, bu da geçecek.

            “Öyle elbet, lakin biz görür müyüz bilemem.”

            “Dede ne diyorsun Allah aşkına?”

            “Evlat, Dryadları anlatmış mıydım sana? Ormandaki ağaçlarda yaşayan ağaç perisiymiş bunlar. Halk o kadar inanırmış ki bu efsaneye, bir ağacı kesmeden önce dini yetkiliye sorarlarmış “İçinde peri var mı?” diye, ancak peri çekip gittiyse o ağaca dokunurlarmış. İnsanoğlu Dryadları da, yaşlı dünyanın emanetlerinin dilini de unutalı çok oldu. Fakat her şeyin yeniden hatırlanacağı bir zaman vardır elbet, musibetler boşuna gelmez evlat. Ya Koca Meşe, belki yüz yıl sonra bu günleri başka bir ustaya anlatırsın ha? Şimdi kal sağlıcakla.”

***

Sessizliğin, belirsizliğin her yere hâkim olduğu o uzun aylarda, hep son geldiği günü düşündüm. Öyle yaşlıyım ki hatırlayamıyorum, eskiden bende de bir peri yaşar mıydı acaba? Biz ağaçlar işte böyle ayakta ölürüz, her şeye tanık olarak yavaş yavaş giderken bu âlemden, onun da dediği gibi daha neler göreceğim kim bilir? Yüzlerdeki esrarı ise ince ince çözüyorum sanki. Hatırlıyor gibi, çoktandır uyuyor da yeni uyanmış gibi, duyuyor gibi, yüzyılların pişmanlığını yaşıyor ve yüreklerinin derinliğinde ortak bir acıyı paylaşıyor gibi. Emin olmamakla beraber başka çıkarımlarım da var.

Bir namaz vakti daha sona erince ortalık sakinleşiyor. Merdivenlerden inen şu adam ve yanındaki genç ne kadar tanıdık? Eskiden uzağı hiç seçemiyordum, kat kat boyalarımdan arınıp gerçek bedenime kavuştuğumdan beri daha iyi görüyorum. Koca Usta kendince bana iyilik yaptı, oysa bu saatten sonra gençleşmek isteyen kim? Kazık mı çakayım şu dünyaya? Aman Tanrım! Yanılmamışım, bu ikisi, evet onlar.

Peki, o nerede? Yoksa…

“Sakin ol Koca Meşe, sakin ol.”

Beni anlıyor galiba. Hissettiğim şey doğru mu?

            “Maalesef. Lütfen elimi onun eli say ve seni nasıl sevdiğini hisset. Üzülme, dedem son anında bile yarınlardan umutluydu.”

            Umut mu? Yaşlı bir ağacı ayakta tutan sadece umuttur zaten, ne kadar yavaş aksa da zaman, değişmez gözükse de her şey, hapsolmuş gibiyse de yüzyıllardır içinde yaşadığı bedene, yeni bir düzene inancıdır ağacı ayakta tutan.

            “Sana baktıkça onu görüyor gibiyim. Yine geleceğim, şimdi kal sağlıcakla.”

            Nasıl da benziyor dedesine. Koca Usta ondan çok umutluydu, haklıymış. Kadere bak, bu çocuğun dilimi öğrenmesi için şu musibeti görüp dedesini kurban vermesi mi gerekti?  Ah be usta, yaktın gittin içimi, yakıştı mı hiç sana?

            “Zamanı gelen gider, bunu en iyi sen bilmez misin?” diyor yanıma yaklaşan ihtiyar.

            Sen de kimsin?

            “Bu kapı niye ağlıyor böyle için için, sen de duyuyor musun sesini?” diyor öteki.

            “Duyuyorum ya, bir süredir öyle çok şey duyuyorum ki.”

            “Ben de günlerdir kimseye söyleyemiyorum, önce kuşların, şimdi de bu kapının…”

            Ne diyor bunlar? Yoksa hayal mi görüyorum? Başıma toplanmayın, alışık değilim ben böyle. Yüz yıllara uzanan bir yalnızlık benimkisi. Yüzünüzdeki o ifade, şimdi anlıyorum. 

            İçlerinden biri, buruş buruş elini sevgiyle üzerimde gezdirerek yanındakine anlatıyor:

            “Bak, bu kapı meşe ağacından, buradaki her şey gibi Sinan’ın emaneti bize.”

            “Ya, öyle. Peki, hep böyle güzel miydi bu kapı? Sanki ilk kez görüyor gibiyim.”

SUYUN ŞARKISI - Esmahan Devran İnci

New Account Register

Already have an account?
Log in instead Veya Reset password