Fotoğraf: Derviş Meşe

DOKUN BANA - Güner Arslan

Giysi dolabını açtı, kravatları saydı.

“Evet, evet üçüncü en uygunu. İlk ikisi olmaz, kırmızı giyip insanların öfkesini kabartmamalıyım, sarı da solgun gösterir.”

Takım elbiseleri de saydı. Dördüncüde karar kıldı.

“Bordo kravatla lacivert takım, Ecevit mavisi gömlek de seçtim mi tamamdır.”

Gömleği de sayarak seçti. Tüm sokağı velveleye veren ambulans sirenlerine kulak kesildi bir süre. Kaç ambulans geçtiğine dair tahminde bulunmak istemedi, umursamazca omuzlarını silkti. Siren sesleri zayıflayınca ağır ağır giyindi. Salona geçti, orta sehpanın üzerini yoklayarak bulduğu beyaz bastonunu açtı. Çıkmaya hazırdı. Elini sağda solda gezdirdi, kapı kolunu ancak bulabildi. Adet edindiği üzere diğer dairelerden yayılan yemek kokularına teşhis koymak için eşikte durakladı. Dört numaralı komşu pastırmalı kuru fasulye pişirmişti belli ki. Yan komşu bugün evde yoktu sanki ya da yemek pişirmemişti. Beş numara ise kıymalı makarnayla geçiştirmişti öğle yemeğini. Gülümsedi, sokağa çıkış heyecanı ilk günkü kadar baskındı. Merdivenlerden inen birinin varlığı kulaklarında yankı bulduğunda işitsel iletilerini süzgeçten geçirdi, topuğun inceliği ve uzunluğunu birisiyle bağdaştırıp seslendi:

“Tünaydın Semra Hanım.”

“Durun, ben inerken mesafenizi koruyun lütfen.”

“Ama ben…”

“Sakın, sakın yaklaşmayın.”

“Ama!”

İnce topuklu ayakkabının sesi eriyip giderken eşikte kalakaldı. Kapıyı çekerken şaşkınlığında boğuldu adeta, yutkundu durdu. Dert ortağı, derman kaynağı içsel telkin dünyasına kulak verdi:“O kibar mı kibar kadının bu ters davranışına bir anlam veremedim. Son karşılaştığımızda Semra Hanım’dan gördüğüm ilgi, gönülden merhaba deyişi, destek için de olsa elimi kavrayışı ve bugünkü tersleyişi! Biliyorum, el teması merhamettendi aslında, ama birinin dokunması dünyanın en güzel bağışı sayılır benim için. Dokunmadan ifade edilen sevgi ne kadar da çorak. Semra Hanım’ın da benim gibi düşünenlerden olduğunu sanıyordum.  Ne yanılgı ama!”

Basamakları sayarken unutmaya çalıştı bu nahoş durumu. Sokağa çıkınca yine burnu girdi devreye; önce üç bina ötedeki kafeden yayılmış olması gereken uyarıcı kahve kokusunu veya manavın karışık meyve kokusunu içine çekmeliydi, ardından da simit kafeye uzanıp o güzelim susamlı Ankara simidini ısırmalıydı. Bir şaşkınlık daha! O beklediği kokulardan eser yoktu, sadece baskın mı baskın bazı kimyasal madde kokuları doldurdu burnunu. Üstüne üstlük ürkütücü ve derin bir sessizlik eklendi bu tuhaf duruma. Kendini uzay boşluğuna düşmüş gibi terk edilmiş hissetti. Telkin dünyası kaygı dolu düşünceleri kovalamaya kararlıydı: “Bana gelmeyene ben gitmeliyim, bekleyin beni kokular, sesler, dokunuşlar.”

Bastonuyla duvarlara vura vura, adımlarını saya saya yürüdü, kırk sekizinci adımında durdu. Hâlâ o alışageldiği kahve kokusu yoktu, bastonunu sağa sola savurdu, kafenin önüne dizili olması gereken masa ve sandalyelerden de eser yoktu. Bastonu metal bir nesneye çarptı, eliyle yokladı, bu bir kepenkti. Büyükçe bir kâğıt yapıştırılmıştı.

“Kapalı! Kâğıtta ne yazıyor acaba?”

Bir daha söylendi.

“Kapalı!”

Kepengin metal soğukluğu parmak uçlarından yüreğine aktı, buz kesildi. Yaklaşan ayak sesleri tüm duyularını harekete geçirdi.

“Kepengin üstündeki duyuruda ne yazıyor acaba bir bakabilir misiniz?”

“Sokulma bana be adam, uzaklaş, mesafeni koruyamıyorsan ne dolanıyorsun ortalıkta.”

“Ama lütfen, bir baksanız.”

Dostane bir şekilde elini uzattı. Anlık bir temas karşı tarafı çılgına çevirdi.

“Eeh, ne laf anlamaz biriymişsin ya.”

Bir sprey sıkma sesi duydu önce, ardından da kesif bir alkol kokusu doldu burnuna. Ayak sesleri uzaklaşıverdi birden. Yine sessizlik, yine bilinmezlik. Tereddüt! Bilinmezlik ayaklarına pranga oldu, gömleğinin yakasını açtı, kravatını gevşetti, gerisin geri döndü, bezgin adımlarla evine kadar yürüdü. Tereddüt! İç sesi silahını çekti. Telkin, telkin, telkin. U dönüş yaparken zoraki bir neşe belirdi yüzünde, adımları ve bastonun yoklama vuruşları daha sertti artık.

“Dokunmak yok, yaklaşmak yok, ya konuşmak?”

Doksan ikinci adıma geldiğinde yüzünde gülücükler açıldı, Ankara simidi kokusuydu bu koku. Kafeye yaklaşmak için attığı ilk adımı koro halinde bir bağrışmaya neden oldu.

“Çok yaklaşma dur be adam.”

“Hey, sosyal mesafeyi koru, sıraya gir.”

Öfke kusmuğu. Tereddüt. Dönse mi? Sosyal mesafe dedikleri şeyi yakalamak için bastonunu uzattı.

“Bu mesafe iyi mi?”

Sorusu cevap bulamayınca bastonu biraz daha uzattı.

“Ah! Dikkat etsene be adam sırtımı deldin.”

“Özür dilerim.”

“Sosyal mesafeyi koruyamıyorsan çıkma evinden kardeşim.”

“Ama!”

“Bastonla bir daha dürtersen fena olur.”

Uzatmadı. Önündeki adamın adım seslerine göre sosyal mesafe ayarı yapmaya çalıştı. Simit kokusunu içine çekti. Yüzüne bir gülümseme yayıldı.

“Ne vereyim?”

“Simit?”

“Sırıtma be kardeşim, kaç tane?”

“Bir tane lütfen.”

Parayı uzatırken burnuna konan bir sinek önce kaşıntıya sonra da kuvvetli bir hapşırığa neden oldu. Dirseğiyle burnunu kapattığı halde etrafındakiler kaçıştı. Duyduğu sesler garibine gitti. Satıcının feryadı da cabası. Simit hayal oldu. Dayak yemesi işten bile değildi. Kaçarcasına uzaklaştı oradan. Telaştan adımlarını saymayı da unuttu. Simit kokusuna dönüp kafeden itibaren adımlarını sayması gerekiyordu. Çekingen adımlarla geri döndü. Baştan saymalıydı. Kokuya yaklaştıkça simit sırasındaki insanların tepkisi uğultuya dönüştü. Kaçışanların ayak sesleri, yayılan korkunun derecesi ürkütücüydü. Daha fazla yaklaşmaya cesaret edemedi, iyice yoğunlaşan kokuyu kanıt sayarak adımlarını saymaya başladı. Yeni hedefi manav ve hemen yanındaki bakkaldı. Manava yaklaştıkça morali bozuldu, meyve kokusu yoktu hiç.

“Yok canım, yılların manavı, kapanır mı hiç?”

Otuz dördüncü adımı saydığında kokulardan hâlâ eser yoktu. Bastonunu sağa sola salladı, tezgâhlarla teması kurabilmişti.

“Ne yapıyorsun Selami Bey, meyveleri haşat edeceksin valla.”

“Meyve kokusu alamayınca bastonu kullandım mecburen, kusura bakma Hüsamettin Efendi.”

“Hepsini ikişer kiloluk poşetlere bölüp poşetlerin ağzını bağladım da ondan.”

“Peki ben dokunmadan, koklamadan nasıl seçeceğim birader.”

“Yürü git ya, işim gücüm yok da seninle mi uğraşacağım. Senin gibiler evden çıkmasın diyor yetkililer, duymadın mı be adam?”

Yılların Hüsamettin Efendi’sinin tavrı dehşete sürükledi Selami’yi. Başı düştü, isteksiz adımlarla evin yolunu tuttu. Takılmış plaktan farksızdı sözleri.

“Dokunmak yok, koklamak yok, dokunmak yok, koklamak yok…”

Yirmi yedinci adımda dondu kaldı, takılma halinden filizlenen nakarat değişmişti.

“Evde kal, evde kal…”

Gözyaşlarını sildi, yan yan yürüyüp bir duvarın dibine çömeldi. Telkin yaması dikiş tutmuyordu, uç veren kaygıysa çok sertti.

“Senin gibiler, senin gibiler…”

Annesinin sesini duyar gibi oldu.

 “Seni baş göz etmeden ölürsem gözüm açık gideceğim, seni tamam kılacak birini bulaydık, ah bir bulaydık.”

“Ben eksik miyim anne, söylediklerini kulağın duyuyor mu hiç?”

“Yavrum demem o ki!”

“Sus anne, bak komşularımdan semtin esnafına kadar hepsi beni ne kadar benimsiyor, bana eksik diyen bir sen varsın…”

Yaşlı gözlerini, akan burnunu sildi. Pıt pıt bir ayak sesi bölüverdi tasalı düşüncelerini. Sonra çöp kokusuna andıran bir koku duydu. Bir köpekti bu. Kokladı önce, sonra elini yalamaya başladı. Selami bu kirli bedeni okşarken hayata yeniden dönmüş gibi oldu.

“Dokunmak gibisi yok,” dedi, köpeğe sarıldı.

BİR RUMELİ RÜYASI: ESKİ YUGOSLAVYA - Güner Arslan

New Account Register

Already have an account?
Log in instead Veya Reset password