Fotoğraf: Derviş Meşe

#evdekal - Yasemin Yazıcı

Tenhalıkla sınanıyor sokaklar… Dış/gece-gündüz. Tuhaf bir zaman aralığında, kuşkularla sarmaş dolaşım, olasılıklar belirsizliğin uzamında, gezegenlere kaydedilmiş yollara sürükleniyorum, en antik duyguların ışıkları yüzüme çarpıyor, ölüme asılmış insan bedenleri, kendi ağırlıklarının salınımıyla kımıldıyor, yerden kalkmayan bakışlar arasından geçerken, dudaklarımdan kayıp düşen dizeleri yutkunuyorum, acıtan sözcükler boğazımı tırmalıyor,  uzaktan gelen şarkılar duyuyorum, her yanım bir pansuman titizliğinde temasa kapalı.

Gidişim rüzgârlı, ötede bekleyen düşler eskitilmiş unutuşta... Yarın, ufkun batımında durgun. Güneş gölgeli, ay alaca beyaz... Sabahla akşam donuk beyaz hastane ışığını yüklenmiş... İçim sıra dur durak yoksa da,  mistik kokuları izliyorum yol alırken zihnimde; arada düşecek gibi olduğum ayak sürtmelerime takılıyorum ve o gizemli iç sarsıntıları... Sonra, tanımadık yüzlerin vardiyasında değişiyor çığlıksız kayboluşlar… Topluca bir hayâl kırıklığı zamanda duraksayan, insanlık ortak bir kara rüyanın koyaklarında, ansızın uyanıyor o bulaş umarsızlığına.

Yeni acıları güzel rüyalarla avutmak için, gözyaşının tuzu kalbini kanırtarak yakıyor… Bırak yaksın tatlı bir acıyla ve maskeden yüzlerin tekdüze seslerden kaçmayı, senin için tedirgin titrek parmakların düşünsün.

Hangi maskeyi kullanmalı?.. Korumak için; cerrahi maske, N95 ya da 3M,  ya gaz maskesi? Belki bir palyaço en sevdiğin. Olmaz mı? Anlamı yüzünden, V  Senin için en uygunu olur tabii.  

Kurtarıcılarımızsa, yorgun bir yoğunlukta tutuklu. Yenilgiler çoğalıyorken donuk beyaz ışıklarda,  günden güne yılgınlaşan bakışlarını, bu durgunluğun hızında yenileyemiyorlar; son güçleriyle bedenleri gelip gidiyor koridorların uzantısında. Giysileri de farklı sıradan günlerden; tanınmaz oldular,  ağırlaşan bedenleri günden güne yinelenen yorgunluklarla dayanıksızlaşıyor. Bakıyorsun. Gözlerini görmeyi istiyorsun onların. Tanımak istiyorsun. Bir gözleri kaldı açıkta.  İyileşmeyi umutlayan sensin ve onlar insan kalmanın zorluğunda,  git gide çetinleşen, sarplaşan donuk beyaz ışıklarda yürüyorlar, adımlarına takılı telaşlarla…

Gözlerini görmeyi istiyorsun yalnızca, yalnızlığında. Elinden gelen bu. Gözlerine bakınca gülümseyeceksin teşekkürle. Yapabileceğin başka bir şey yok.  

Kim kimi iyi edecek, her kapı bir savaş meydanına açılıyorken, kurtarıcılar eksik, sözsüz, beklentili, donuk anların ortasından geçerken dur duraksız… Her gün hasta atıkları dökülüyor çöplere, taşınıyor, yok ediliyor... Korunamayanlarsa yolda, her günün saatinde. Değersizlik çökmüş bulutlarına kentin. Duraksayan hayatın hücrelerinde kımıldayan virüslerle savaşa hazır mıyız diye düşünecek zaman azalıyor. Sokaklarda evlerine çekilmiş insanlarını bekleyen o narin bedenli, iyi yürekli hayvanlar… Hepsinin sesleri birbirine karışıyor… Ulaş/bulaş ayrı düşer mi isyanı kıpırdıyor havada…

Donuk beyaz ışıkta, önce yüzünün rengi ölüyor.

Yaşam, içgüdüsel bir yaratık olup görünmez kollarıyla kavrıyor insanı. Seni. İnsan kendini bilmediğini böyle öğreniyor (mu?) belki.

Nasıl da karantinaya almış kendini bilmeyen; sanki yaşamı herkesin ölümünden değerli. Kendinin sanrılarına gömülmüş büsbütün. Ekranların cam temasında, günden güne boyutlarını yitiriyor, görmeksizin yamyassı kesildiğini bencilikten. Gün gelecek yapıntı ekranlar da kırılacak… Yapmacık dünyaların kayıtları… Birbirini yok edecek adaletsizliklerden…

Ses ver! Birden kaybettim izini.

Neredesin?! 

İnsanların solukları perdeli. Tenleri görünmez, makinaların temleri hüznü çalıyor… Üzüntüyü, kaygıyı, pişmanlıkları belki… Amansız yalnızlıklarla tutturulmuşuz birbirimize, eski bizlerden çok uzaktayız... Soluklarımız incecik kordonların üflemesiyle çoğalıyor. Griden  karaya bir tablonun pentimentosunda,  bir ağız dolusu konuşulmayan sözüz... Oradan oraya uçurulan teknolojik iletişimin kanallarında, bir virüs gibi yayılan başına buyruk yabancı heceleriz. Sözlerimiz de başkalaşıyor durmuş zamanda.

“gelirken dua ettim, bu gece çok ölü olmasın diye... Çok ölü olmasın… Yoğun bakımda... Geceleyin tıkanmış soluklar kanıyor... kanıyor... Gündüz ölüleri çoktan gömülmüş… Kaç hayat kurtaracağız geçici sevinçlerle. Gecelerde alkışlanıyoruz, binlerce insanın avuç içinde bir onuruz. Ne zaman oldu tüm bunlar? Zaman yok. Düşünürsen dayanamazsın. Evet, bazen dayanamıyorum artık, diyorum. Ertesi gün gelemem. Hastane atıkları gibi düşüp kalırım artık… Ama saat değişiminde, birden karanlık düşlerimi unutup yola koyuluyorum yine… yine…yine de. İçimde her gün yeniden doğan yavru kuşlar, bağırıyor, cik cik cik cik...”

Kaç kez anne olabiliriz kalbimizde?

Ve, teması unutmak bir organını kaybetmek belki... Beden unutmuyor, ruh hatırlıyor ve ben herkesim şimdilerde, kuytumda sayıklayan nice ben'ler...aralıksız düşünceler geçidini, karantina eşiklerini aşabilse... Kalabalık sesler düşünsel seslere bürününce değişebilir dünyanın gidişatı diye mırıldanıyor uzaksı hayaller... Ve sokaklarda kalan içli gülüşler, gözü pek kahkahalar, kısa sevinç bağrışları ne kadar yalnız, kötülüğün kucağında hep bir savunmasızlıkla durakalmışlar.

Bir yılan gövdesine dönüşen yeraltı tünellerinde tiksintiyle ve ürkek sürüyor toplu yolculuklar. Kentin bir ucundan bir ucuna zorunlu kahramanlıklar, paranın kirli izini sürmeye zorunlu, tutuklanmak böyle duygular hissettirir (mi?) insana. Direngen insanlar, ayakaltından çekilmişken,  tam zamanıdır yolsuzluğa yol yapmanın... Düşünce suçları alıkonuldukları hücrelerde, dar koğuşlarda karşılayabilir görünmez saldırganı; engelleyen yasalarımız yok, özgürdürler bu alanda... Dıştaki alanlara çıkan sokaklar, çoktandır ertelenmiş isyan marşlarıyla duraksamış... Ve iniltilere veriyorum kulağımı, iç sesim huzursuz. Kötü yakalandın... ne ileri ne geri... Duraksadın ve varacağın durak da silindi zihninden.

 Neredeyim dedim kendime... Kara bir düşün içinde yeniden bir ışık yakmalıyım... Yakmalıyız diyor karşıdan sesler... Birbirini destekleyerek çoğalan nidaların yankısıyla büyürken bedenim,  neden gözlerim yaşarıyor? Sonra, devasa bedenimden düşüyorum ansızın, kendimden içeriye, konak arayan bir hücresiz karşımda, gözlerinde acıklıdan acımasıza salınan ürpertici bakışlar “hücrem yok benim!!!” çığlığı kulaklarımı acıtıyor. Benim hücrelerim var da,  ne görebilirim, ne hissederim…ne de tanırım. “hücrelerine girdim, başka türlü yaşayamam” diyor cızırdayan sesiyle... “Sen hiç tanımadığın biriyle paylaşmadın mı kendini” diye ekliyor küçük acıklı kahkahalar atıyor. Küçülüyorum uzaklaşan sesinin cızırtılarıyla... Küçülüyorum. Kendim. Ben. Yapayalnızız. Yeniden elektronik biplerle acıya ve dansa dönüyorum. Donuk beyazdayız. Temassız dokunuşları duyumsamıyor, algılıyoruz... Maskeler, boneler, saydam siperlikler… Kederi düğümlüyor parmaklarımız temassız... Başka bir dünyanın içine salınmışız... Birbirimize bağlıyız örüntülü sentetik bağlarla. Temas açabilir ölümün kapısını

Değmeden. Başka türlü durmayacak, o kendine konak arayan. Görünmeyen. Çok sıkıştıkça dünya, kendinden geçiyor konak arayan. Çoğalarak, iç içe geçen canlıların arasına bir kez dalmasın!? Çok kandırıkçıdır, başkalaşabilir ansızın. Ona inanabilirsiniz. Ne olursa olsun, çoğalın ve çoğaltın diye vaazlar verince tanımalısınız. .Dip dibe insanlar, sığırlar, domuzlar, kuşlar….koyun sürülerini seven kurt gibi gülümser.

Bir ağrının içine sığışmış insanlar, nice yıllar görmezden geldikleri tek’el’in haykırışlarını düşündüler ayrı ayrı, temassız.  Gökyüzünden sağanak gibi yağan tükürüğü, sümüğü, salyayı hissetiler bedenlerinde birden bire,  içlerine bocalanan öfkenin birbirlerine değil, tek’el’ci emir kiplerine doğru olması gerektiğini anladıklarında çok geçti; ardı ardına ateşlenip üst üste yığılan bedenleri, ciğerlerinden kopup gelen ıslak, balçık öksürüklerle dağlar gibi sarsılıyordu.

Ben o sıra gittim kendime, kaygılarım peşimden sürüklendi, tıngırdayan demir karyolamda kapadım gözlerimi. Suskuya büründüm. Belirsizlikte kalmaya alışmıştım. Unuttuklarım aklıma üşüşüyordu hızla. Geçmişin uçurumuydu zihnim. Duvarlarına çarparak yükseliyordu içine gizlenmiş bilgi lavları… Alevler yalıyordu eskimiş tenimi. Böyle belirsiz bir rüya zamanında durabilirdim. Soğuk küllerinde ölebilirdim de… Aklıma fısıldanan kayıp bilgilerle sonsuz bir uykuya dalabilirdim. Başka ne yüklenmiştim ki! İnsanlık için güzel beklentilerim vardı gençliğimde, yaşadıkça acıyan tatlarını geride bırakabilirdim. Bu sancılı, ağrılı zamanlar eski düşlerimizi geri getirecek… Getirecek… Yolu bitecek bu vahşetin. Yeniden arayacaklar yeniden… Usanışlarını, unutuşlarını… çıkaracaklar akıllarından… Daha da karardı zaman. Tünellerde git gel vagonlarda kaçak görünmez bir yolcuydum. Görünmez insanları görüyordum bu yüzden. Kederli gözlerinde, ışıksız bir kaygı, bulanık aydınlığı yararak gidiyorlardı işlerine. Sokaklarda bir arsız yel, itekliyordu devasa market arabalarını… Maske yüzünden yüzünü yitirenler, gözlerini kaçırıyordu birbirinden… Şeker paketinde ölülüler, fabrika atıklarının suları gibi törensiz bırakıldıkları toprağı köpürtüyordu. Kahverengi köpükler… Köpükler… Çoğalırken her yerde. 

‘Hayat duraksar, topluca başkalaşır, tarih hatalarımızla doğada bizi sınar’ diye yazdığın satırları anımsıyordum. Savaşlar biter, savaşlar başlar... Değişebilirdi kaderler, böylesi başıboş çoğalmasak; belki. Dediğin gibi düşünecek ne çok şey vardı yeryüzünde. Ardından yüzüm yanmaya başladı, ateşlendim diye korktum. Hayır, yalnızca utanç basmıştı her yanımı. İlacı da yoktu. Apansız kan yürümüştü yüzüme.    

Sonra, sen gittin. Dünya duraksamıştı. İnsani olmayan eylemler birbiriyle vuruşuyordu. Hâlâ, “ Evde Kal” sözlerin serinlikler veriyordu yüzüme. Ruhum iyileşiyordu beni düşünmenden. Birbirimizi korumayı öğrenmek…güzeldi, yalnızlıktan.  

“Evde kal, beni düşün biraz.”

SAKLAMBAÇ OYNUYORDUK ZAMANLA - Yasemin Yazıcı

SÖZÇALAN KARANLIK - Yasemin Yazıcı

New Account Register

Already have an account?
Log in instead Veya Reset password