Resim: Sibel Öz

ÇİVİ ÇİVİYİ SÖKER - Reyhan Yıldırım

“Ben yoruldum gidiyorum / Kendi endişeni kendin seç”

Veda - Gülten Akın

 

 

Adalet Sarayı, kanatlarını germiş granit bir kartala benziyordu. Heybet vurgusu başımı döndürdü. Binanın duvarları, gökyüzüne doğru kaçıp giden çizgileri, insanı daha kontrol noktasındayken kıstırıyordu. Öyle hissettim ki devlet, ‘Davacı bile olsan haddini bileceksin!’ diyordu. İyi niyetli Themis ise ne benim halimi ne de temsil ettiği değerlerin neye dönüştürüldüğünü görebiliyordu.

Avukatım giriş holünde yoktu. Geri dönüp dışarı attım kendimi. Beklerken davaya konu olan o geceyi düşünmeye başladım yine, gün geçtikçe artan bir öfkeyle.

Corona muhabbeti başladığından beri geç yatıyordum. Aralıksız yağan yağmur da bozuyordu sinirimi. Kapı gümbürtüsüyle uyandığımda henüz dalmıştım. Aklıma önce deprem geldi. Apliği yakıp avizeyi kontrol ettim. Kıpırdamıyordu. Terliğimin diğer tekini aramaya yeltenmeden koşturdum. Kapı, ben kilitleri açarken bile yumruklanmaya devam etti. Gelen, apartman görevlisi Cengiz’di. Ben geceliğimi orasından burasından çekiştirip dururken o, nerdeyse dili dolaşarak, belediyecilerin binayı mühürleyeceklerini söyledi.

“Demek eli kulağında. Kalacak yer?”

“İşte, herkes bakacak başının çaresine.”

“Nasıl?”

Altı aydır yarım maaş alıyordum. Son kriz, şirketi de vurduğu için fedakârlık bekliyordu patron; “Ya işsizlik ya rıza” diyordu. Kışa girer ayak meydana gelen 5.8’lik depremden sonra çevredeki güvenilir binalarda kiralar üçe katlanmıştı.

“Nasıl?” diye sordum yeniden.

“Hadi hocam, oyalama da oyalanma da,” dedi Cengiz. Gocuğunun fermuarını çekti. Beresini geçirdi başına. Maskesini yerleştirdi. Kalın, kara kaşlarının altında yalımlanan gözleriyle beni adeta dışarı çekerek “hadi ama,” diye yineledi, boğuk bir sesle.

“Git sen.”

“Al da gel, dediler.”

“Gecelikle mi? Git işte. İnerim hemen.”

“Asansörü kullanma sakın.”

Apartmanın yanındaki arsa çekilmiş bir dişin oyuğunu andırıyordu. Birkaç gündür aralıksız yağan yağmur içini doldurmuştu. Suyun basıncıyla hendeğin eğreti istinat duvarlarının inlediğini duyabiliyordum. Orada bir binanın yükselmesini hevesle bekleyeceğimi söyleseler inanmazdım. Temel kazılırken zemin kaydığı için çökme riski oluşmuştu. Binayı boşaltmamızı istediklerine hiç şaşırmadım. Gündüzleri hafriyat alanının içine devrile yazmış destek duvarların, yola ve bina altına doğru toprağı oyduğunu, toprağın önemli bir kısmının boşalmasına sebep olduğunu gözlerimle görüyor, yani böylesi bir felaketi bekliyordum.

Yarım yamalak giyindim. Ancak şarj aletimle dizüstü bilgisayarımı atabildim sırt çantama, bir de kolonyayı. Neler olduğunu tam olarak anlamalıydım.

Dışarıda bir keşmekeş vardı; polis, itfaiye, ambulans… Maskeli, meraklı komşular da toplanmışlardı.

Apartmanımızın girişindeki iki yaşlı çamdan biri çoktan kaykılmıştı. Durum vahimdi, belli ki fazlası da vardı.

“N’oluyor Cengiz?”

“Salime Hanım’ı indiremedik.”

Gıyaben tanıyordum. Kimsesi yoktu. Emekli öğretmendi. Yıllarca Halk Eğitim’in Akşam Sanat Okulu’nda çalışmıştı. Bir evi vardı, kadıncağızın… Gerçi benim o da yok! Garibim, oturma odasının penceresine tırmanmış, denizlikten aşağıya bakıyordu. İtfaiyeciler çukurun yanına branda açmışlardı. Bina dendiği gibi yıkılırsa altında kalıp yamyassı olmaları kaçınılmazdı. Megafonlu bir adam binayı terk etmesi için kadını ikna etmeye çalışıyordu. O ise adeta taş kesilmiş, büyük ihtimalle çıksam nereye gideceğim diye düşüncelere dalmıştı.

“Ne bekliyor?” diye sorudum Cengiz’e.

“Kalacak ev falan, malum şeyler,” dedi.

Kadın altmışlı yaşlarında. Bina çökmezse virüs çöker boğazına. Bakarsın beklemez, atar kendini.

Eldiven, atkı, şal… sarıp sarmalanmıştım. Geceleri öyle soğuk oluyordu ki, bana mısın demedi. Mantomun yakasını atkının üstüne kaldırdım, ta kulaklarıma kadar. Yağmur yağmaya devam ediyordu. Bir konuşsak, ne yapacağımıza karar versek…

İnşaatın sahibi hakkında yığınla şey biliyorduk, nerede doğduğuna, hayatta nasıl yükseldiğine, baş göz edilesiye kaç ünlü genç kadının arasında top koşturduğuna kadar.  Bir çeşit halk kahramanıydı, kendisi. Bir vakitler Avrupa’da iki milyon Euro’ya ev satın aldığı, kardeşine bir milyon liralık araba, anne babasına bilmem kaç milyonluk villa hediye ettiği yazılıp çizilmişti. Oteller, restoranlar… neye sahipse bilgimiz dahilindeydi. Aylık kirası on beş bin Euro olan bir yalıda oturuyordu mesela. Velhasıl hayli zengin, hayli cevval, hayli meşgul bir gençti. Adamları, siyah gömleği, siyah takım elbisesi, tuhaf sivri sakalı, zehir saçan kara gözleriyle mahallemizi de bastı, muhterem. O zaman başlamıştı, arazideki sıkıntılar. Bazı komşular ona ulaşmaya çalışmışlardı. Açıkçası umurunda bile olmadı, müteahhidinin de. Memleketin ahvali budur, parası olan düdüğü çalar. Bizde para yoktu; bizi çaldılar, yani hayatımızı. Nasıl ödetilir bunun bedeli?

İlk gelenler benim avukatla Perwiz oldu. Uzak durarak selamlaştık. Rüzgâr etrafımızda fır dönerken diğerleri de döküldüler. Dava saati gelene kadar girişin önüne ‘mal’ gibi yayıldık.

Mahkeme salonunun kapısında asık yüzlü bir mübaşir dikiliyordu. Mekanik sesiyle bizi uyardı: “Önden ilk üç sıraya kimse oturmayacak, aralarda en az iki koltuk bırakılacak, salon dolarsa kalanlar içeri girmek için ısrar etmeyecek ve elbette taşkınlık yapılmayacak!”

Avukatların yeri epey uzaktaydı. İçeri girdikten sonra fısıldaşmaya bile imkânımız kalmadı.

Klasik açılışlar yapılırken aklım yine kaydı gitti.

Kalabalığın arkasından dolanıp güvenli bir mesafeden oyuğa sokulmuştum. Işıldaklar çukuru yalıyordu. Ses? Vardı, evet; tuhaf derinden gelen bir uğultu şeklinde. Çukurun merkezi göle dönmüştü. Hatta uydurmuyorsam su titriyordu.

Salime Hanım tam o sırada dile geldi: “Ne bakıyorsunuz, ayı mı oynatıyorum?” Şaşırıp kaldık.

Onlar uğraşadururken ben evden bir iki şey daha alayım, dedim, akıllıyım ya. Kalabalığın arasından süzüldüm ve apartmana girdim. Bu riski almak akıllı işi miydi? Olmadığını biliyordum tabi. Kalbim küt küt atarken bir çırpıda toparlanır çıkarım diye avuttum kendimi.

Dairem küçük, eşyalarım partaldı. Pahada ağır bir şeyim yoktu zaten. Yansam yansam kitaplarıma… Asıl problemimse kalacak yerdi, dolayısıyla para. Gecelik, iç çamaşırı, yedek kazak, pantolon, botlarım, birkaç parça aile yadigarı, okuduğum kitap, küçük bir bidon activex ki bugünlerde her şeyden kıymetli bu meret… Hepsini bir bavula doldurup kapıyı kapattım. Aslında bir devri kapattım!

Dirseğimi apartmanın giriş kapısının koluna bastırdığımda açılmadı. Sinirlerim boşaldı birden, yaprak gibi titremeye başladım. Ya çıkamazsam… Aklıma telefon etmek bile gelmedi, nasıl paniklemişsem. Neden sonra aradım, apartman görevlisini.

“Cengiz, ben içerdeydim.”

“Nerde?”

“İçerde işte oğlum. Çıkıp bir iki şey aldım, açılmıyor aşağıdaki kapı.”

“Sen apartmanda mısın abla?”

Sesindeki panik tüylerimi diken diken etti.

“Belediyeciler kapıyı zincirlediler.”

“Salime Hanım içerdeyken mi? İnanamıyorum.”

“Çıkardılar. Sen ne diye tekrardan girdin ki?”

“Cengiz, bırak soruları oğlum...”

Dilim damağım kurudu, merdivenin ilk basamaklarına yığıldım kaldım. Virüs ne ki, belki hasta olmaya fırsat bile bulamayacaktım. Belli belirsiz bir esinti dolaşıyordu koridorda. Tuhaf gıcırtılar duymaya devam ediyordum. Tüh Allah kahretsin seni diye ünledim, yüksek sesle kendime; gitti bunlar, kalın buzlu camın ardında çakarlar bile yok artık. Gıcırtılara, şiddetini arttıran yağmurun sesi eklendi. Telefonun ışığı yüzünden duvarlarda titrek gölgeler oynaşıyordu. Salime Hanım geldi aklıma yine. Ne zaman indi o aşağıya?

 

Beni Perwiz kurtardı.

 

Sonradan öğrendim ki o gece konteynırda tek başınaymış, Perwiz. O cumartesi gecesi, pazarları inşaat işlerine izin olmadığından, diğer iki işçi, eprimiş kazaklarının üstüne yıpranmış ceketlerini geçirip Kadıköy çarşıya inmek üzere hazırlanmışlar. Perwiz, arkadaşlarının ısrarlarına kulak asmamış. Minibüs caddesine inmek üzere hızlı adımlarla yürürlerken arkalarından bakıp acı acı gülümsemiş; sanki yüzlerine bakan olacak, turlayıp turlayıp dönecekler, değmez diye. Zaten hiçbiri üç haftadır yevmiyelerini de almamış.

 

Perwiz, güzel kalpli çocuk! İki katlı kerevetin üstünde eşofmanıyla oturuyor, radyodan on binlerce kişinin kaçak yollardan sınırı geçme çabalarını dinliyormuş. Türkiye mültecilere sınırları açınca birlikte kaldıkları iki Afgan, bir Suriyeli arkadaşları işi bırakıp Edirne’ye, Pazarkule sınır kapısına doğru yola çıkmışlar çünkü. Elde yok, avuçta yok; üstte yok, başta yok. Radyoda kendisiyle röportaj yapılan bir mülteci, Yunan polisinin gaz sıktığını, ne gazı kullandıklarını bilmediklerini, insanların etkilendiğini, bebeklerin hemen bayıldığını, Türkiye tarafında ise ambulansların, taksilerin, fırsatçı satıcıların kol gezdiğini söylüyormuş. Kaç derdimiz var bizim? Meriç nehri boyunca parçalanmış, terk edilmiş botlar buluyorlarmış. Ya Corana? İki sınır arası sıkışmış bu insanlara daha bir iştahla… Dayanamayıp kanalı değiştirmiş. Başında beresi, sırtında montu… Ellerini apış arasına sokmuş. Bütün bu yaşananlar Perwiz’in içini ellerinden çok üşütüyormuş. Eski model yağlı radyatörü ancak kendini ısıttığından yakmıyorlarmış. Kör olasıca yağmur durmak bilmediğinden uyuyamıyormuş da. Su içeri sızar, yerdeki karmakarışık uzatma kablolarını ıslatır diye çok kaygılanıyormuş.

 

Radyodaki ‘ben bir gurbet türküsünde, akşamın mavi örtüsünde, öyle durdum bekliyordum, geçmeyenler köprüsünde, bağlandım kör düğüm oldum, yolların saç örgüsünde…” diye devam eden türküye dalıp köydekileri düşünmeye koyulmuş. Görür gibiyim. Çok geçmeden artan sesler ve ışıldaklar onu kendine getirmiş. Kerevetin kıymıklı çeperini falan unutup aşağıya kaymış. Lastiklerini ayağına geçirmiş. “Kalbim hiç bu kadar hızla atmamıştı,” demişti bana. Lüksü kısıp kalın bir naylonla çevrilmiş uyduruk avluya çıktığında gözleri önüne serilen manzara ödünü patlatmış.

 

Yargıç mikrofona konuştuğunda ana döndüm. Oluşan yankı, içinde bulunduğumuz mekâna dair mevcut tüm çağrışımlarımızı önce canlandırıp sonra bastırarak bizden arta kalan hesapsız boşluğu belirsizlik ve güvensizlikle doldurdu. Soluğumuzu tuttuk. Başlıyordu.

Avukatım yeni kira sözleşmesi, maaş bordrosu, malımın mülkümün olmadığının beyanı falan, bir sürü ıvır zıvırı bir araya getirmişti. Mağduriyetimin boyutunu gösterebileceğini umuyordu yargıya, inşaat sahibinin sorumsuzluğunu da. Müştekiler vardı, birkaçı daha müdahil olmuştu komşuların, belki sayımız artacaktı da. Perwiz de bir grup gönüllü avukatın ve işçi temsilcisinin haklarını korumaya soyunduğu işçiler arasındaydı.

İnşaat sahibinin avukatı işlerin talimatlara uygun yapıldığını kanıtlayacak belge ve raporları içeren fiyakalı bir klasör hazırlamıştı. Üzerinde gıcır bir takım. Elbette onun da o acayip sakallarına takıldım.

“Tanığı dinleyelim,” dedi yargıç. Çakma işadamının bizi borçlu çıkarmaması için uyanık kalmalıyız, nihayetinde açtığı çukuru kapatan bizim apartmanımız. 

Perwiz, hem davacı hem de benim davamın tanığıydı. Önce çekinir gibi oldu, ama çabuk toparladı. Sanki öykü anlatıyordu. Nasılsa kesilmedi sözü. Davalının avukatına göz attım; sakalını çekiştiriyor, çocuğa yiyecek gibi bakıyordu.

 

“Konteynır çukurun hemen üzerindeydi. Yağmur hendeğe dolan suyu deniz gibi çalkalıyordu. Acayip sesler çıkaran apartmanın göçük ihtimali ile panikledim. İçeri girip cüzdanımı aldım. Lüksü kapattım. Kapıyı çektim ve kalabalığa katılmak için yandaki derme çatma çitin üzerinden atlayıp sokağa çıktım. Ne konuştuklarını anlamak için aralarına karıştım insanların, tabi korka korka. Duyduklarımdan dolayı mı bilmem, elim ayağım kesildi. Kimse bizi uyarmamıştı.” Yutkundu. “Bir kadının içeri girdiğini, başka bir kadını ise dışarı çıkardıklarını gördüm. İtfaiye erleri hemen toparlandı. Bahçedekilere, orayı boşaltın anonsu yapıldı. Memurlardan birine içeri giren bir kadın gördüğümü söyledimse de adam, ‘Herkes çıktı, mühürlüyoruz binayı’ dedi ve aldırmadı. Birkaç dakikada kalabalık çil yavrusu gibi dağıldı. Taşıtları iyice geriye, karşı sokağın ortasına kadar çektiler. Sonrası sessizlik. Oturup beklediklerine inanamadım. Ben hâlâ bahçe kapısındaydım. Kadının içeride olduğundan emindim. Biraz sonra apartman görevlisi yanında bir resmi görevliyle benim yanıma kadar geldi. ‘İçerde biri var’ dedim. Kapıcı başını salladı. Gidip kapıyı açmaya korkuyorlardı. ‘Ben giderim’ dedim. Sesim cılızdı, ama aslında kararlıydım. Adam soluğunu saldı. Neyse ki maskesi var, diye düşündüm, yalan yok. Ölümün Corona’dan da yakınımızda olduğunu tam kavrayamamıştım. Elindeki baltaya benzer şeyi bana uzattı: ‘Zincir var kapıda.’ İhtiyatlı adımlarla bahçe yolunda ilerledim. Oraya vardığımda, ‘Bayan’ diye seslendim, ‘merak etme, açıcam şimdi.’ Kadının apar topar yerinden fırlayıp geldiğini duydum. ‘Yardım edin,’ dedi. Soluk soluğaydı. Sonraki beş dakika boyunca zinciri parçalamaya çalıştım.”

 

O sırada ben Perwiz’in baltayı zincire tüm gücüyle indirdiğini duyabiliyordum. Karanlıkta kıvılcımlar saçılmış olmalıydı dört bir yana. Yüzünü görebilecek hale geldiğimde alnı boncuk boncuk terlemiş, saçları keçeleşmişti ve üstü başı sırılsıklamdı. İncecik bedeninden beklenmeyen, biraz da birikmiş bir öfkeden beslenen bir güçle vurmuştu zağar zincire; canına tak etmiş bir öfkeyle, bıkmış usanmış bir öfkeyle vurmuştu. Açlık, deprem, mülteciler, savaş, virüs, özlem… Şimdi bina yıkılırsa inşaat da duracaktı, eve yollayabildiği üç kuruşu bile kaybedecekti. ‘Yetti ama,’ diye haykırdığını duyuyordum içeriden. Az sonra olacakların şaşırtıcı bir yanı yoktu. Fakat işte, aniden ümidimi yitirmiştim. O da ölebilir! Midem bulanır gibi oldu beklerken ve başım dönmeye başladı. Herhalde korkudan şekerim yükseldi.

 

“Olan, içerideki ablaya olacaktı asıl, ki sesi duyulmuyordu artık,” dedi Perwiz.

 

O, kendimi kaybedip kapıya yığıldığım andı sanırım. Nihayet parçalanmış zincir. Eşek kadar halkaları çekmiş savurmuş kenara. İtip açamayınca üstüne üstüne gelen hayata karşı çocukluğundan beri biriktirdiği tüm hınçla yüklenmiş olmalı kapıya.

 

“Abla, diye bağırdım, ses vermedi. Kalp krizi falan mı geçirdi diye kaygılandım. Bayılmış meğer, oracığa yığılmış. Yeniden yüklendiğimde, onu yerde sürükleyerek aralandı kapı. Zorla geçtim, kucakladım…”

 

Oysa ben onun üç katıydım. Beni taşıyıp karşı kaldırıma uzatmış, boylu boyumca. Bavulumu bile bırakmamış apartmanda. Bina uğuldamıyormuş artık, çatırdıyormuş.

 

Nihayet gözlerimi açtığımda konuşmama izin vermemişti Perwiz. Cengiz, yanındaki adamla yanımıza doğru gelirken iyice ayılmıştım ve Perwiz’in kaygılı yüzü ardından adamlara ‘siktirin gidin’ diye haykırmaktan alamamıştım kendimi: “Davacı olacağım hepinizden!” Ama Perwiz’le kucaklaşmıştık. Ne maske ne eldiven. Perwiz’in gölgeli gözlerinden sirayet eden çaresizlik… Günlerdir köşe kapmaca oynuyorduk hepimiz, nasıl bir şeyse, bir anda insan sıcaklığı aramıştık ikimiz. Hasta olacaksak olacağız, zaten daralmışız.

“Kayda geçsin Hâkim Bey, ağır ihmal var.”

“Bana iş mi öğretiyorsunuz?”

 Senin arkaladığın kanunları bir de biz bilsek diyeceğim yargıca da… içeri atacak beni. Belki Perwiz’i de. Avukat delirmiş gibi kaş göz işareti yaptı karşıdan. Yutkundum. Buna rağmen, inadına, diktim burnumu havaya.

Cengiz’le görevlinin bana bir sövmedikleri kalmıştı orada. Gerçi onu da yaparlardı. Henüz yanımızdan ayrılmamışlardı ki, koca bina, toz duman içinde çukura devrildi. Bakakaldık.

Her şey mi ters gider? Oysa ben hayata şanslı başlayanlardanım. Babam doğumumu banka piyangosunu kazandığı haberiyle birlikte almış. Yalnız, sessiz, akıllı bir çocuk olduğumu söylerlerdi. Okudum, öğrendim, anladım. Birbirinden iyi işler bulup çok çalıştım. Üst üste krizler gelmeyeydi, iyiydi. Hem de yalnızdım. Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez! Sus! Bakarsın bu tekinsiz yerde içsesleri kaydeden cihazlar vardır.  Son kertede salgın önlemi olarak dönüşümlü çalışmaya başladık. Evde kaldığımızda mesai sınırsız. Böylece elektrik, su, doğal gaz, yemek, internet ve yandaki oyuk…  ne varsa kat be kat kondu önüme. Şanslı bitiremeyeceğim parkuru, ben onu anladım.

Kokuyordu, mahkeme salonu. Soluk almamaya, öksürmemeye, hiçbir şeye dokunmamaya çalışıyorduk. Elimde içi pudralı ameliyat eldivenlerinden vardı. Nedense hep sol elimin işaret parmağı parçalanıyordu. Yine! Ellerim içinde terliyor, şeffaflaşıp tenime yapışıyordu. Delikten çıkan pudralar oramda buramda beyaz lekeler bırakmıştı. Geniş aralıklarla oturmamıza rağmen tedirgindik. Tüm davaların ertelenmesinin de eli kulağındaydı.

            “Abla,” demişti o gece Perwiz, “benim konteynıra bakmam gerek. Sarsıntı içeriyi dağıtmıştır. Yanlış anlamazsan benimle gel, soluklan, sonra ben götüreyim seni gideceğin yere.” Hiç düşünmemiştim bile. Birtakım insanlar yıkıntının çevresine reflektörleri dizerken biz de arka sokaktan dolaşıp konteynıra girmiştik.

Eski püskü bavullar, melâmin tabaklar, plastik bardaklar, bidonlar, hatta naylon perdenin dışındaki küçük beton mikseri bile devrilmişti. Ama iki katlı derme çatma kerevet yerindeydi. “Su vereyim mi?” diye sormuştu Perwiz, damacana radyatöre doğru kaykılmış, sarsıntı onu alaşağı edememişti. Elimizde birer bardak su öylece oturmuştuk. Diğer iki işçi döndüklerinde şok oldular. Perwiz durumu anlatırken ayak sesleri duyduk, müteahhidin birkaç adamı kara arabalarını sokağa park edip telaşla gecemize daldılar. Gençlerle konuşmadılar pek. Benim kim olduğumu da sormadılar. Perwiz aynı özeti onlara da geçti, çıkıp çukura bakmaya başladılar. Konteynır buz gibiydi. Perwiz “Abla, götüreyim ben seni,” dedi. “Geçmiş olsun kardeşler,” deyip kalktım.

Yukarı doğru yürüdük. E5’in kenarında, metro istasyonunun tam karşısında dört yıldızlı bir otel olduğunu hatırlamıştım. Gece geçsin, sonrasına bakarım artık diye düşündüğümü anımsıyorum. Sanki her şey normaldi.

Duş alıp pencereye dikildiğimde gün ağarmaya yüz tutmuştu. İnsan ne garip, her durumda yoluna devam ediyor, kahvaltı bile ettim. Günlerdir süregelen Corona kaygımı unutmuştum. Aklıma gelince ellerimi yıkadım ovuşturarak ve kolonyaladım. Ama o kadar basit değildi. Haber saatiydi ve mini barın üstündeki televizyonda kayarak altyazı geçiyordu: “Son dakika! Dünya Sağlık Örgütü, Çin'de ortaya çıkan ve pek çok ülkeye yayılan koronavirüsü pandemi olarak ilan etti. Dünya Sağlık Örgütü Genel Sekreteri, 114 ülkede 118 bin vakanın görüldüğünü ve 4 bin 291 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Önümüzdeki günler ve haftalarda vaka ve ölüm sayılarının artmasını bekleniyor. Virüsün yayılma hızı, ciddiyeti ve yetkililerin gerekli önlemleri almaması alarm olmayı gerektirdi. Bu nedenle Covid-19'u pandemik bir hastalık ilan ediyoruz.”  Kısa süre sonra da resepsiyondan arandım, maalesef oteli boşaltacaklarını bildirdi görevli.

 

Konuşulanların birazını kaçırdım. Yalnızca mahkeme falanca tarihe ertelendi lafı çalındı kulağıma. Kapıda yığılma olmasın diye, sıra sıra çıkardılar dışarıya. Herkes bir tarafa dağılıp gitti. Avukat, bir sonraki duruşmada diğer tanıkların dinleneceğini, ama dava tarihinin de değiştirilebileceğini yineledi. Haberleşiriz deyip ayrıldık. Bu dava nasıl sonuçlanacak, müphem.

 

Perwiz’i göremedim. Onlara, hatta sınıra giden arkadaşlarına ne olduğunu merak ediyordum.

 

Taksi durağına doğru yürürken kısa bir süre için maskemi indirdim. Durakta taksi yoktu. Bir sigara yaktım. Corona korkusuyla aralarını açtığım için, her içtiğimde başım dönüyordu. Belli belirsiz sallandım. Belki de deprem olmuştu, kim bilir. Neyse devam… Daha mesaiye yetişecektim.

 

Acaba bu dava nasıl biter? Ya bu Corona felaketi? Tüm diğer şeyler..? Hayatlarımız arapsaçı! Endişeden endişe beğenmek yaradılışımız oldu! Ama dur! Acaba bu kimin suçu? Gülmekten alamadım kendimi. Sinirlerim bozuldu. Çöz beni arapsaçı, çivi çiviyi söker

 

 

30 Mart 2020, Pazartesi, Kepez / Çanakkale

BOYNUMDA BİR DİZE İNCİ - Reyhan Yıldırım

New Account Register

Already have an account?
Log in instead Veya Reset password