ALTI HARFLİLER – Özgür Çırak

“Perdenin arasından sızan bütün güneşlere yazıklar olsun. Ne güneşlik ne tül ne de göz kapağı durdurabilir onları. Bir yaranın kabuğunu hiç düşünmeden kaldırır gibi giriverirler gözüne.”

Melis sırtını yatak başına vermiş, elinde bir dergi, bana bakıyor.

            -Hoşuma gitti.

            -Hoşuna mı gitti?

            -Evet, bir yaranın kabuğunu hiç düşünmeden kaldırır gibi güneşin göze girmesi fikri.

            -Benim hiç hoşuma gitmedi.

            Melis omzunun arkasına aldığı güneşi yüzüme sıvıyor.

            -Nesini beğenmedin?

            -Fikir güzel de güneş gözümde yer yapacak biraz daha zorlarsa, şu perdeyi kapatman mümkün mü?

            Melis dönüp bakıyor perdeye, sağ tarafı açık kalmış. Yan dönüp uzanıyor. Mikili pijaması kalçalarının arasına doluyor. Perdeyi değil de hasmının saçını çekiyor.

-Melisçiğim asılma istersen, bak indireceksin kornişi kafamıza.

-Ya bi’ dur Atakan.

İyi durayım madem, ne yapayım!

-Melis, gözüm müthiş kaşınıyor. Kaşımayacağım ya kaşımamam gerektikçe daha çok kaşınıyor.

-Aman Atakan kaşıma sakın, bir daha doktora gitmek istemiyorum bu sebeple! Gözümü kaşıdım bir şey olmuş mudur, diye sorduğunda kadın ne dedi?

-Ne dediyse dedi Melis! Gözümdeki kaşıntı var ya bir maymun çevikliğiyle burnuma atlıyor, burun deliklerimde topaç gibi döndükten sonra, derimin altında köstebek gibi dolaşıyor.

Sağ elimle sol elimi tutuyorum. Kaşımayacaksın! Yasak, kaşımak yok. Önce eller yıkanacak, ardından kaşımak serbest. Serbest dediysem de musluktan su akarken, eller sabunluyken, şöyle uzaktan bir el eder gibi kaşımaktan bahsediyorum.

Başka şeyler düşünmem lazım. Mesela saat kaç veya kahvaltıda ne yiyeceğiz? Suyumuz var mı? Su bitmemiştir inşallah. Ne olur bitmediğini söyle! Markete gitme gününe daha çok var de. Büyük gün. Bu defa Melis gitse. Ayıp olur lan kıza. Ne diyeceksin hadi bir markete koş da gel. Alabildiğin kadar su al. Kuru gıdayı unutma.

            -Melis…

-Efendim Atakan?

-Melisss…

-Söyle tatlım, ne o Melis Melis?

-Eldivenini takıyorsun değil mi?

-Atakan takıyorum ya, al işte burada.

-Ha işte nerede, ben de onu soruyorum.

-Ya bak sağ elimdeki burada.

-Evet, sol elindeki nerede?

Farkında bile değil ki! Kime ne anlatıyoruz! Komtamine oldu bile çoktan ohoo! Yatarken elinden çıkmış, uykuluymuş da bilmem ne!

            -Kesin hasta olduk Melis, bravo umarım mesutsundur!

            -Ya durup dururken, yatağımızda niye hasta olalım Atakan?

            -Bana niye Atakan, diyorsun?

            -Adın Atakan, Atakan! Ne diyeyim?

            -Minnoş de, cinnoş de, pisicik de, kızdığın zaman dediğin gibi Atakan deme. Bu zor günümde bana Atakan, diyorsun. Elden daha el gibi, yüzünü ilk defa gördüğüm bir akraban gelmiş sanki Almanya’dan.

Dirsek içimle nemli gözlerimi siliyorum. Dirsek içim olmaz!

-Yaptığını beğendin mi Melis?

-Ne yaptım Atakan? Vallahi anlamıyorum!

-Sanki ben bizim kötülüğümüzü istiyorum Melis. Eldiven senin sorumluluğunda, bunu kaç defa konuştuk aşkitomcumperillom! Ne diyor doktorlar kumandaya, anahtarlığa, koltuğa, havluya dokununca bile elinizi yıkamanız lazım. Kaldı ki yataktayız Melis, neremize ellemişizdir kim bilir gece boyu, hiç düşünüyor musun? Yok ne gezer!

            -Tamam anahtarlığı, kumandayı, telefonu falan anlıyorum; ama havlu saçma olmuş, genelde elimizi yıkadıktan sonra havluya dokunuruz.

            -Hı evet belki havlu konusunu yanlış hatırlıyorumdur da yani senin bu fevri tavırlarına meşruiyet kazandırmaz ki!

            -Ne meşruiyeti Atakan?

            -Elindeki ne Melisperperillom?

            -Dergi Atakan.

            -Bak yine o tatlış kızgın dillerin Atakan diyor. Ya hani minnoş, aşkısı, bir tanecik lokum içiciğim gibi seslenmelere ne oldu Melis. Benim sana kızmam gerekmez mi, elindeki dergi Melis. Kaç gün yaşıyor kâğıdın üstünde biliyor musun?

            -Bak minnoşum korona virüs…

-Ne konuşmuştuk, adını ağzımıza almayacaktık hani, adını söylemek onu çağırmaktır diye kaç kere konuştuk Melis.

-Tatlı böceğim Atakan, sen biraz takıyorsun kafana, birazdan biraz daha fazla takıyorsun hatta canpançikittoom, kendimizi tecrit ettik, işte kaç gündür evdeyiz, kimseyle görüştüğümüz yok, telefon bile etmiyoruz. Görüntülü bile konuşmuyorsun insanlarla, hasta biri vardır aralarında deyip, abartma bu kadar istersen!

            -Bak işte Melis, bu bizim zehrimiz Melis. Kendimize çok güveniyoruz. Sağlığımıza o kadar güveniyoruz ki o ismi lazım değilin bize hiç gelmeyeceğini sanıyoruz. Bak elinde ne var? Dergi var! Kaç kişinin eli değdi ona? Ya git parayı, ayakkabının altını veya umumi tuvaletteki klozeti yala daha iyi!

-İğrençleşme Atakan!

-Perdeye dokundun az önce. Perdeye dokundun. Kesin eldivensiz elinle dokunmuşsundur. Bak misal hem dergiyi elliyorsun ardından da gidip perdeyi elliyorsun, ne yaptın hem kendini hem dergiyi hem de perdeyi enfekte ettin, sonra ağzına burnuna götüreceksin elini. Kendi sağlığına hiçe sayıyorsun ama halk sağlığını hiçe saymayacaksın Melis, halkımız bunun acısını çıkarır aşkitom, yatarken eldivenini çıkarma n’olur! Bizim için yap bunu. İkimiz için. İleride doğacak yavrularımız için be Melis.

            -Ne yavrusu Atakan, dur daha bakalım, ne oluyoruz yavru mavru. Hem eldiveni ben çıkarmadım ki kendisi düşmüş Atakan.

            -Hı bak hain eldivene. Hayır benimki niye düşmüyor, hiç bu soruyu soruyor musun kendine?

            Sırt üstü yatıyorum bu defa.Gözlerim tavana sabit. Ustalık eserim gibi kollarım havada.

            -Al bak benimkiler düşüyor mu Melis?

            Melis ellerime, ardından bana dönüp bir de kendi eldivensiz sol eline bakıyor.

            -Koli bandıyla yapıştırmışsın Atakan nasıl düşsün.

            -Sana da yapıştıralım, dedim. Ben böyle iyiyim dedin.

            -E iyiyim Atakan.

            -Ama ben iyi değilim Melis.

 

            Parke buz gibi. Herhalde Melis’in yanında kalamam artık. Parke hâlâ buz gibi. Yalnız bazı yerler ılık, hatta sıcağa yakın ılık. Gürbüz bir kediyi ayağınla seviyormuşsun gibi. Kalorifer peteklerine giden boruların geçtiği yerler buralar. Evin atardamarları. Bir evde yaşam var mı yok mu buralara basarak anlarsın. Kombi çiçek gibi çalışıyor.

            -Melis kızacaksın ama söylemek istediğim bir şey var.

-Melisss… Sana diyorum.

-Ya Atakan bi dur şu eldivenin tekini bulayım.

-Önce git elini yıka sonra da duşa gir lütfen.

            -Ya Atakan, nerede bu Allah’ın belası eldiven…

-Aşkım n’olur duşa gir be Allah rızası için be!

-Atakan darlıyorsun ama…

            -N’olur benim için son bir defa.

            -Yavrum, bak saçım hâlâ ıslak, az önce girdim ya!

            -Ama dergi okudun yatakta, eldivenin yoktu, perdeye dokundun. Ya Melis senin bu fevriliğin yüzünden öleceğiz. Kötüye bir şey olmaz derler, vicdan azabı çekersin sen de!

 

            Ne diyordum? Bir evde yaşam var mı yok mu buralara basarak anlarız. Hayır, ondan önce ne diyordum? Evin atardamarları. Hah işte o ikisinin arasında? Bir şey demiyordun. Düşünüyorsam demek. Düşünmemek elde mi? Hain beş litrelik su utanmadan gözümün içine bakıyor. Hayır insan kendi mutfağının önünden geçmeye korkar mı?

            -Melis…

            -Melissss…

            -Ne var Atakan yine, kötüyüm ya ben, yine ne istiyorsun benden, tamam gireceğim banyoya, ama bak bu son, dünden beri on üçüncü defa banyoya giriyorum, sinirlerim bozuldu…

            Ağlıyor mu o?

            -Ağlıyor musun Melis…

            -Melissss…

            -Yok bir şey Atakan.

-Ağlıyorsun duyuyorum.

-Ağlıyorum Atakan, mutlu musun şimdi?

            Kadınlar böyle işte, sinirleri hemen laçka oluyor, hem hiçbir uyarıyı ciddiye almıyorlar, işin vahameti ortaya çıkınca da gözyaşı pıt pıt. On üç defa banyoya girmiş. Gir be kardeşim, ne olur sanki, sağlığımız için yapıyorsun, sanki tek benim için yapıyor, altı harfliler evde en küçük bir yere bulaşsa, yok abi kurtuluş yok, yani Melis’e bunu anlatamazsın. Anlamaz. Misal, ben bu tür sorunlarla baş etmesini pek iyi bilirim. Şimdi sevdiğim kadın ve halkın sağlığı için gerekirse, içine su doldurulmuş bir tulum giymeye bile…

            -Ya Melis bak ne diyeceğim, birer su geçirmez tulum sipariş edelim, içini de bir litreye bir kapak çamaşır suyu katılmış suyla doldururuz… Melis… Melisss… Beni dinliyor musun canım, aşkitittorikkom…

            Şimdi tabii bana kızgın. Ben ne yaptıysam! Yatakta eldivenini çıkaran o, altı harflilerin dünya durdukça üstünde yaşamayı başardıkları dergileri yatağa sokan o. Ama kızılan yine benim. Olsun be kızsın, o benim küçük elma kurdum.

Ya bak hâlâ arsız arsız bakıyor buzdolabının arkasından. Dur seninle daha hesaplaşmadık pek sevgili beş litrelik su şişesi.

            -Melisssçim…

            Koridoru gerisin geri adımlıyorum. Kapının kolu padişaha temenna eden kapıkulları gibi inip kalkıyor. Hani kapı açılınca gelen ferahlık duygusu, kapı açılmamış da için açılmış gibi gelen o duygu nerede? Kapının ardında.

            -Melis kapıyı mı kilitledin. Melis… Melissss… Kime diyorum bak ya? İçerde misin? Açsana iki dakika! Bari eldivenini tak. Eldivenin tekini bulabildin mi? Çarşafa dolanıyor eldiven. Bir de senden bir şey rica edecektim, aslında iki şey. Dinliyor musun? Birincisi suyumuz bitmek üzere. Son beş litreliğin yarısı ya var ya yok. Suya su mu katalım? Markete gitme aralığını ne kadar uzatırsanız o kadar iyi diyorlar. Yoksa günde üç bardaktan fazla içmemeyi bir düstur olarak kabul mu edelim? Ben ikisine de uyarım.

            -Suya su katalım Atakan!

            -Hah aşkım, ses ver kurban oldumununmıntırışkosu, canımın en tatlışkosu ama bir ricam daha olacak senden, malum hastalık damlacık yoluyla havada saatlerce asılı kalabiliyormuş. Senden rica etsem, ağzını diyorum, dolaptaki atkılardan biriyle kapatsan, eldivensiz, dergiyi elledin sonuçta, damlacık yoluyla diyorum hani beni de hasta etmesen.

SICACIK BİR EV -  Özgür Çırak

New Account Register

Already have an account?
Log in instead Veya Reset password