Fotoğraf: Seda Öz

YAKLAŞIYOR -  Ela Kiçik

Kaçış

Rengârenk kıyafetlerin, etiket hışırtılarının, camlı masaların arasında telaşlı çalışanlar birbirine çarpıyor. Özür dileyecek, affedersiniz diyecek zaman yok. Raflardan yere düşen birbirine dolanmış triko kazaklardan, krem rengi keten pantolonlardan, ne uzun ne kısa yün hırkalardan oluşan irili ufaklı tepelerin üzerinden atlıyorlar. Birkaç kişi hızla kasayı, tomar tomar fişi ve sadece ayakları ısıtmaya yarayan, oradan oraya sürüklenen ısıtıcıyı taşıyor. Yeni sezon baskılı tişörtlerin karmakarışık durduğu orta sehpadan biri bedenini arıyor.

“Hiç M bedeni kalmamış bunun?”

“Sırası mı şimdi S beden al.”

“Şu kapüşonlu kazakların yeşilini almadan gitmem. Başlarım gelişine, söverim kârına. On günüme saysınlar.”

Giriş kapısının bulunduğu taraftan Şevket Bey’in sesi yankılanıyor. 

“Ne yapıyorsunuz hâlâ orada? Beş saniyeniz var. Geç kalanı beklemiyoruz. Nedir o elinizdeki? Ne sakladın koltuğunun altına? Bir yağmalamanız eksikti.”

Bağırırken boynundan çenesine uzanan mavi yeşil damar şişmiştir kesin. Takımına her daim pek güzel uydurduğu gömleğinin yakasıyla oynuyor mudur çalışanları haşlarken?  Dükkânı boşaltıyorlar da neden?  Herkeste bir panik hali.

“Çok yaklaşıyor acele edin!”

Kim o bağıran? Şevket Bey’in, içine sığamayacağı elbiseleri denetip müşterilerin ah nasıl yakıştılarla aklına giren, onları güle güle eskitin efendimlerle uğurlayan tontiş eşi Zehra Hanım.

“Ekmek yediğiniz tekne batarken fırsatçılığa mı düştünüz , bu ne rezalet? Millet can derdine düştü, bunlar üç beş kumaş parçası uğruna hey Allah’ım! Çalıştırsın minibüsü seslen şoföre Şevket, gelen gelir, gelmeyen kendi düşünsün. Aç gözlülüğün, sefilliğin de bir sınırı bir ahlakı olsaydı…”

Zehra Hanım’ın postasından sonra birbirine geçmiş adımların ritmi şahlanıyor. Koşar adım uzaklaşanların sesleri yerini dükkânın orta yerine asılıp kalan sessizliğe bırakıyor. Tık yok. Gittiler. Hepsi mi?  Oğuz da içlerinde mi? Sesi de çıkmadı. Bugün hiç gelmemiş olabilir mi? Zehra Hanım’ın hastalıklı titizliği, Şevket Bey’in kesatlığı kaldıramayan aç gözlülüğü karşısında her daim nizami olan dükkânın içi kıyamet yerine dönerken ortadan kaybolmak olacak iş mi? Korkutan bir sessizlik. Can sıkıcı. Sokaklardan içeriye dolan kornaların, kaldırımları tıpır tıpır döven yağmurun, önlerine atılacak bir parça eti, bir kaşık pilavı dünya derdi eyleyen kedilerin miyavlaması havaya karışıp uzak diyarlara göç etti. Ne kara delikmiş. Çok yaklaşmış dediler. Geceyi gündüzden ayıran, dört mevsimi sıraya dizen, canlının elinde cansızı oyuncak eden düzeni çat çat parçalara ayırarak karmaşanın harcını karan, kızılca kıyameti oldubittiye getiren kara delik yutacak mı şimdi ne var ne yoksa? 

 

Hamide

Anlamadım ki ne olduğunu. Anlayan birine sorabilseydim. Soramam. Hepsi gitti çünkü. Sesini duyduklarım, tenini hissettiklerim, kokusunu aldıklarım. Kim bilir neredeler, kiminle, hangi iş üstünde… Aklım olsaydı şimdiye kadar çoktan vınn… Kalbim atsaydı etrafını çevreleyen etten duvarı dövmekten mefta olurdu. Dilimi oynatsam, döndürebilsem ağzımın içinde seslerden harfler, harflerden kelimeler, kelimelerden uzun uzun cümlelerle delik deşik ederdim sessizliği. Buna da alışacağım. Alışacak zamanım varsa eğer. Belki de kara delik dedikleri şey çoktan yutmuştur bütün nehirleri, koca koca dağları, vitrinlerden taşan çok bilinmeyenli geleceği evcilleştiren caddeleri. Koca midesi yüz yılda tarih olmayan oluşları ve bitemeyişleri bir bütün halinde midesinde öğütüyordur. Dişlerinin arasına küçük kıymıklar halinde sıkışmadığımız ve kürdan kazıntısı olmadığımız için ne mutlu mu demeliyim? Ah bu suskunluk. Ah burun kıvırdığım akış.  Ah Oğuz. Sigarayı yeni bırakmıştı, gitmiş midir gelişine çöreklenen tütün kokusu. Karşıma geçtiğinde, alınca arkasına vitrini buğday tarlalarına boyayan güneş ışığını, gözlerinin altına yerleşen karartı açmış mıdır?  Bir iki adım geriye gittiğinde, gözlerini kısıp bana yakıştırdıklarının olmuşluğunu ölçüp biçişi… Dişlerine yapışan solgunluk cana gelmiş midir? Kaldım mı üzerimde epriyen yeşil yakası pullu, saten bluzla? Gri, pileli, bileğimde biten eteğim. Yan tarafta jelatinlerinden çıkmamış, hardal sarısı, vişne çürüğü, mürdüm eriği bir şeyler bir şeyler.

“Melikeeeee yeni gelen parçaları çıkarmadınız. Giydirin hani şunları ne duruyorsunuz?”

 Zehra Hanım olsaydı dükkânın havasını öğürtüye, tüm lakırdıları kararında çiğnenmiş ve lonk diye duvarlara yapışan lokmalara devşirirdi. Razıyım. Rüzgâr sert esiyor. Kapıları da kapatmadılar. Kapının sol tarafında unutulmuşluğum, omzuma değip de sızlatmayan rüzgâr ve sağ tarafımda devrik Hamdi. Apar topar kaçışırken ve tırtıklarlarken birkaç parça üst baş, ona çarptılar. Hamdi dengesini kaybedip yerde tıngır mıngır devinirken üstünden atladılar. Ve ben yabancısı olduğum bu durgunluk ile içimi şişiren alıp vermelerin yokluğunda, gözüm vitrinde aklım Oğuz’da, kulağım yaklaşan ya da çoktan içinde olduğumuz kara deliğin homurtularında, tam karşımda dikilen söğüt ağacının dalına çöreklenmiş birkaç yaprağın kıpırdanışına bakıyorum. Düşünüyorum gittikleri gezegene bizi de sığdıramazlar mıydı? Neyse ne.  Daha fazla konuşamayacağım çünkü faydası yok. Sorular da sormayacağım çünkü cevabı yok. Buradan nasılsa hiçbir yere de gidemeyeceğim çünkü mecalim yok. En iyisi sözü Hamdi’ye bırakayım ve ben bizi başına tanık diye diktikleri izlerin düğümünü gücüm yettiğince açayım. Belki de böylece zaman geçer ya da durur -ki istediğim de bu.

 

Ve Hamdi

Seri üretimde hızını alamayan, bir sürü elden çıkma konuya göre sıfat değiştiren bir ailenin bilmem kaçıncı üyesiyim. Adım Hamdi. Öyle uygun gördü her sabah üstümüzü başımızı değiştirip türlü kombinleri üzerimize uyduranlar. Gelip geçenlerin iştahını kabartalım da aynı parçaları giyip giyip şu tezgâhların üzerine atsınlar diye burada dikilmekteyiz. Bir de şu kareli bordo gömleğim ve kahverengi keten pantolonum bende durduğu gibi, deneyenlerin üzerine de cuk diye oturursa dükkân kazanır, yarın ve diğer günler de açılır. Böylece  suratına o yavan gülümsemenin çivisini çakmış Cin Ali ve Cin Ayşelerin karnında taşıdığı zilleri eteklerine tutuşturacağı günlerin umudu büyür, yerinde sayması da yeterli.

Hamide ile de tanıştınız, az önce size bir dram mı yaşattı? Evet evet  ismi Hamide, yarı zamanlı çalışanlardan Büşra mı Kübra mı ismini hep karıştırdığım cılız, alnı dar, koyu tenli bir kız yakıştırdı bu isimleri. “Şu ikisi birbirlerine pek yakıştı, el ele tutuştur gezdir sahil boyu. Hamdi ile Hamide olsun bunlar.”

Elleri kolları ezberlemiş katlamayı, dizmeyi, bir düzine çalışanın can sıkıntısına çeşni kattın ilahi Büşra ya da Kübra. O da olmasaydı felaketi karşılayalım diye bizi ev sahipliğine terfi eden bu kaçışta isimsiz iki kurban gibi sonumuzu bekleyecektik. Geride sadece iki diye anılacaktık, zamandan ve dünyadan geriye bir çöp kalırsa tabii.

Bizi yakıştırdılar diyince Hamide’den homur homur sesler. Beni meraklı gördü sanki. Olsam da ne, aklı Oğuz’da. Bir ölümlü ile bir plastik eşyanın denkliğe meydan okuyan aşkı. Güleceğim yoktu. Hayalperest ama şirin değil mi? Koşuşturmanın içinde beni yere devirip kaldırmaya zahmet etmediler. Burada bir yanağım yerde, yerde olmayan yanağımın üstündeki gözüm düne kadar kasayı taşıyan masaya bakıyor. Masanın karşısında kırmızı kadife sandalye. Bu tozlu dükkânda kapanışı boylu boyunca uzanmış bekleyen ben, cüreti yok artık dedirten kırgın Hamide, üzerine abanmış poponun kütlesinden çukurlaşmış sandalye ve kaldırımda onu ağaca benzeten titrek birkaç yaprak parçasına gebe söğüt… “Kimse yok mu?”  Oğuz?  Ve bir de Oğuz.  “Millet çayı da koymamışsınız, her şey her yerde.” Hamide yine iyisin, çay koy şuna yok oluş öncesi iyi gelir.  “Savaş mı çıktı, nedir buranın hali?” Yutacak ve yok edecek gelene ve anlayana kadar, her şeyi eğip bükecek olan bu sessizlik kim bilir neler saçmalayacak.

Susacakmışım öyle buyurdu cansız romantik. Sadece taytsız ve atsız prensini dinlemek istiyormuş. Bari şu üzerini değiştirse de felaketin anlam ve önemine uygun bir şeyler giydirse. Onun zevkinden ne olacak, maymuna çevirmiş seni.   Tamam sustum fazla oldun Hami… bir şeyler oluyor, yankılanıyor fazla mı uzadım şimdi de çok kısa. Hamide tutun, kaçamayız ne safsın. Oğğğğ…kaaçç…kaaar…imda…yuvarlanıyoruz. Aşağı mı iniyoru… hayır yukarı çı…

BİR GÜN SİNEĞİ - Ela Kiçik

New Account Register

Already have an account?
Log in instead Veya Reset password