Çember - Emre Nazım Mert

Ah Tanrım, bir fındıkkabuğuna kapatılıp yine de sonsuz boşluğun Kralı sayabilirdim kendimi.

                                                           Hamlet, II, 2

 

Yirminci yüzyılımız Muhammet'le dağın öyküsünü tersine çevirmişti. Bugün artık dağ çağdaş Muhammet'e geliyordu.

                                               Alef, Jorge Luis Borges

 

            Makineyi üç numaraya ayarlayıp çalıştırdım. Saçlarımı biçmeye koyuldum. Berbere gidemiyoruz. Markete sırayla. Toplanıp bir şeyler içmek nasıl bir işti unuttuk. Kaba tıraş bitince tarağı makineden çıkardım. Eşitleyeyim derken favorileri kısalttım iyice. Yere, lavaboya serdiğim gazete kâğıtlarını toplayıp çöpe attım. Donumu da çıkarıp duşa girdim.

            Başımı, koltuk altımı, apış aramı sabunladım. Suyun altında bağdaş kurdum. Gözlerimi kapadım. Olağan günlerin izlenimleri doldu karanlığıma. Nefesime odaklandım. Sesler, ışıltılar, tatlar, dokunuşlar, kokular suyla birlikte akıp gitti. Musluğu çevirip duştan çıktım.

            Odamda kurulandım, deodorant sıktım. Azalıyor. Yemeklikler kaç gün gider? Dört ya da beş. Sonra yine plastikleri kuşanıp alışverişe gideceğim. İlk günlerde sipariş vermiştim, kuryeyi riske attım düşüncesinden zar zor kurtuldum. Son toplu konuşmamızda, hikâyelere başlamadan önce Elif, yakında kafayı yiyeceğiz hepimiz, dedi. Yıkamaktan eskimiş ellerimizden, tıklım tıkış dolaplarımızdan, marketlerde rafları dolduran kişilerden söz ediyorduk. Önce ben, dedim aynaya bakarken. Haki gömlek, koyu mavi pantolon giydim. Elim saçıma gitti, güldüm.

            Buzdolabından bira aldım. Gidip salonda Josephine koltuğa kuruldum. Sigara yaktım, iki yudum bira içtim. Akşam sessizliği evin içine sızmış. Vakit gelince Elif’i WhatsApp’tan görüntülü aradım. Anında ekranda belirdi, sağ üst köşede küçücük kaldım. El salladı. Bugün saçları kıvır kıvır, geçen sefer dağınık topuz yapmıştı, üç gün sonra atkuyruğu.

            E iyi olmuş, dedi, yüzün gözün açılmış. Telefonu kendinden biraz uzaklaştırdı. Derin yakalı siyah anvelop elbisesini giymiş, minik beyaz noktalarla bezeli, kısa kollarında düğümler.

            Biraz konuştuktan sonra, Arıyorum bizimkileri, dedim.

            Elif başını sallarken ekran üçe bölündü. Benimki büyürken yeni pencereyi Kenan’ın tavanı kapladı. Telefonu kendine çevirdi, hal hatır soruyor. Surat asık, sakalını kesmiş. Ekranı dörde böldüm. İsmail bir başına. Hellooo. Her seferinde yanakları daha bir şişmiş gibi.

            Zümrüt yok mu, dedi Elif.

            Var, burada. İsmail, Zümrüt’ü gösterdi. Koltuğa serilmiş, ayaklarını eşinin kucağına uzatmış, el sallıyor. Elif’in ayaklarını kucağımda duyar gibiyim. Mekanik işten çok ona çıkan yılları özlüyorum.

            Biraz başım ağrıyor, yatarak dinleyeceğim. İsmail anlatacak.

            Geçmiş olsun dileklerinin ardından, Hazırsanız başlıyorum, dedim.

            Sessizleştiler.

            Gökmen’in koronaya çare buluşunu anlatacağım bugün. Gökmen dağlarda gezer, şifalı ot toplar, birtakım sesler duyardı. Derler ki göze görünmeyen dostları ve karışımları vasıtasıyla çok kişiyi iyi etmiştir. Neyi, kimi iyi ederse etsin en fazla elli lira alır. Durumu olmayandan para mara almaz. İnanan iyi olur, inanmayanın işi şansa kalmış.

            Vay arkadaş ya, şu zamanda bile böyle adamlar var, dedi Kenan. O can sıkıcı işte.

            Bir dur yahu, anlatıyoruz. Korona illeti kol gezmeye başlayınca Gökmenler eve kapandılar. Gökmen mecbur, şifa arayanları kabul ediyordu.

            Bana tanıdık geldi ha bu Gökmen, dedi İsmail.

            Böyle mi anlaştık, dedim. Biraz daha dökülün isterseniz, öyle devam edeyim.

            Vay arkadaş. Tamam tamam, ateşle hadi.

            Gel zaman git zaman, kasabalı iki kişi koronadan öldü. Cenaze namazlarında birer metre arayla saf tutuldu. Ahali taziye kuyruğunda da birbirine yaklaşmadı, merhum yakınlarına öteden baş sağlığı dileyip uzaklaştılar. Gökmen insanları kucakladığında, dertlerinin, neşelerinin bir kısmını kendine aldığını düşünürdü. Canı iyiden iyiye sıkıldı.

            Bu korona geçip gittiğinde adetleri kalacak gibi, değil mi, dedi İsmail.

            Aynı konuşmayı daha kaç kez yapacağımızı merak ettim. Şarkılarımıza, kitaplarımıza girecek, dedim dayanamayarak.

            Çocuklarımıza anlatacağız, diye seslendi Zümrüt.

            Fazla yakındık, hep şapır şupur, bundan sonra böyle olmaz herhalde, dedi Kenan. Bugün eczanede öksürdüm, iki müşteri vardı, bembeyaz oldular. Öyle bakmayın. Zehir gibi rüzgâr esiyor.

            Azıcık bozuk attım. Sessizleştiler.

            Eve dönerken Gökmen, meydanda lamba direklerinden birine kim bilir hangi marka dezenfektanın reklamını yapan, yeni bir yafta yapıştırılmış olduğunu gördü. Bu gözlem onu hepten sarstı. Tam olarak adlandıramasa da bu küçük değişikliğin önemli bir gerçeği imlediğini sezmişti. Ucu bucağı olmayan duraksız evren ölülerden uzaklaşarak sürüp gidiyordu.

            Bu sefer de gidişat bana, dedi Elif. Yüzümdeki ifadeyi görmüş olacak, susup alt dudağını ısırarak elini kaldırdı.

            Gökmen eve, odasına kapandı. Eşinden yemeği suyu kapının önüne bırakıp uzaklaşmasını rica etti. Günler sonra bir sabah, sırtına ufak bir çanta vurup evden çıktı. Kadın yalın ayak, gözü şiş peşinden koştu. Nereye gittiğini sordu. Dağa, dedi Gökmen. Duymuyorum. Bir çare bulurum belki.

            Gökmen’in dağda gördüklerini tamı tamına dile getirmek mümkün değil. Yine de bir kısmını aktarmaya çalışacağım, dilin işlevi gereği birleştirip sıraya dizerek.

            Zirveye vardığında Gökmen sırtını sıcak bir kayaya vererek soluklandı. Alnının terini silip bir sigara tellendirdi. Bitimsiz göğün altında boylu boyunca uzandı. Çok geçmedi, sesler kafasına doldu. Gidin, dedi onlara, bir çare arayın, beni de götürebilirseniz ne âlâ. Sesler vızır vızır, sert, yumuşak, hızlı, hırslı, şefkatliydi. Gökmen ışık damarlarıyla birlikte aktı, savruldu, kondu. Geniş bir caddenin kaldırımında, maskeli tulumlu birkaç kişinin arasındaydı. Parlak, büyükçe bir kutu taşıyorlardı. Gökmen şefkatli sesin geride kaldığını fark etti. Derken oradan kesilerek alınmış gibi, kendini odasında buldu. Halı sırtını kaşındırıyordu. Karısına seslenmek, kıpırdamak istedi. Olmadı.

            Tavanda, neredeyse dayanılmaz bir parlaklıkta, gökkuşağının tüm renklerini içeren küçücük bir çember gördü. Çember yaklaştı, büyüdü, değirmisi yalım saçarken Gökmen’i şefkatli bir ağız gibi yuttu. Her şey (sözgelimi karanlığın dokunuşu) sonsuzdu ve her şey bitimsiz bir an içerisinde olup bitiyordu. Sarmalandığı zifiri boşlukta ne kadar süzüldüğünü bilemezken Gökmen, karanlığa, sayısız ve sürekli iğnelerle deliniyormuşçasına ışık beneklerinin yayıldığını gördü. Kaynayıp kuduran, sakinleşip kuruyan denizler gördü. Boşlukta devinen bir kaya gördü, bir zamanlar canlıydı. Pencerelerde balkonlarda insanlar gördü, bir zamanlar dışarıdalardı. Tacın gölgesi genişliyordu. Sevdiklerine son bir kez dokunamadan ölen, korku ve cesaretle gölgeyi aydınlatmaya çalışan insanlar gördü. On yıl bekleyip bir fırça darbesiyle o güne dek görülmüş en kusursuz yengeci çizen Çinliyi gördü. Bitmez tükenmez sayıda gözün ona ve birbirlerine baktığını gördü. Hepsi birbirine benziyordu ama aynılık kadar farklılık da vardı ve canları istediğinde, içine doluştukları mavi noktanın hemen her köşesini görebiliyorlardı. Koşup oynayan mavi gözlü bir çocuk, vurulup düşen mavi gözlü bir ihtiyar gördü. Parlak kumaşlara, madenlere bürünmüş bir fare gördü, kemirecek yaprak bile bulamayan insanları yiyerek semiriyordu. Korkusuzca başka kıtalara, gezegenlere açılan maceracılar gördü. İspanyolca yazılmış müstehcen mektuplar gördü. Aşkın değiştiriciliğini ve ölümün birleştiriciliğini gördü. Harabeye dönmüş bir tapınak, ışıl ışıl tapınaklar gibi, doğurgan bir kadın gördü. Yaşına değmeden ölen sayısız bebek gördü, bazılarının avucunda kan pıhtısı vardı. Bir çöl gördü, bir zamanlar göldü. Toplanan, bozguna uğrayan ordular, sarı urbalı kişilerce güdülen perişan kalabalıklar gördü. Yarığın sonundaki aydınlığı, bilince yayılan beyazlığı gördü. Evrenin genişleyişini gördü, ışıktan örümcekler parlak ağlar örüyordu. Gördüğü bütün anların, şeylerin kaotik bir düzen ile bir araya gelerek rengârenk bir yılana, yılanın kendi kuyruğunu ısırarak değirmisi yalım saçan bir çembere dönüştüğünü gördü.

            Dağın doruğunda, bitimsiz göğün altında uzanmış yatıyordu. Sakalı göğsüne, saçı omuzlarına değiyordu. Kalkıp çantasını sırtına vurdu, gerindi. Ve zamanın hiçbir doğrultuya ait olmadığı düşüncesiyle dağdan aşağı indi.

            Uzayan sessizliğin sonunda Kenan, Eee, bu kadar mı, dedi.

            Aynen, bu kadar.

            Koronanın çaresini buldu yani, dedi İsmail.

            Bulmuş olsa gerek.

            Alkış saati geliyor, diye seslendi Zümrüt. Hadi bir ara verelim.

            Evet alkışlayın, dedi Kenan. Rahatlarsınız hem.

Ciddi miydi, laf mı çarptı anlaşılmadı.

            Görüşürüz. Konuşmaya çekerim sizi sonra.

            Gittiler, yine sağ üst köşede küçücük kaldım. Elif başını hafifçe sola yatırmıştı. Gökmen’e ne oldu sonra, dedi. Anlat. Uydur gerekirse.

            Dışarıdan tek bir alkış sesi geldi. Kulak verdim. Aksıyor ama pes etmiyor. Sonunda bir tane daha. Birkaç tane daha, ıslıklar, coşku nidaları, derken sayısız el, ayrı ve bir arada.

            Bilmiyorum. Muhtemelen odasında bekliyor. Arada halıya uzanıp tavana bakıyordur.

Sigara yaktım. Elif’in gözlerindeki ışıltıyı, ağzının kenarındaki kıvrımı tanıdım. İşaret ve orta parmaklarını birleştirip öptü ve kameraya yaklaştırdı. Telefonu kol mesafesinde tuttu. Siyah elbisesine bezenmiş minik noktalar ışıldadı. Bu arada ben sana bir hikâye anlatayım, dedi. Hazır baş başa kalmışken.

BİTMESİ GEREKTİĞİ GİBİ - Emre Nazım Mert

New Account Register

Already have an account?
Log in instead Veya Reset password