Fotoğraf: Seda Öz

SONLARDA BİR YERDE - Mehmet Sürücü

ÖNCE

 

adam

Sabahları mutfaktan gelen tabak, çatal, kaşık sesleri mi, perdeden odaya dolan güneşin ışıkları mı, rüzgarın çatıda tıkırdattığı teneke, uğuldayan baca, evyeye düşen su damlası, kiremitlerdeki yağmur sesi mi, yoksa yattıkça azalacağına artan ağrıları mı onu uyandırırdı, bilmezdi. Yavaş yavaş oda aydınlanırken, yattığı yerden horoz ötüşlerini, köpek havlamalarını, derede uçuşan martı çığlıklarını dinlerdi bir süre.

 

Uyandığında daha da şiddetlenirdi ağrıları. Yatak çiviliymiş gibi her yanına batardı. Kalkıp yorganını katlar, yüklüğe götürdükten sonra tuvalete girerdi. Aceleyle, yüzüne birkaç avuç su çarpar, giyinirdi. Telaşla kendini deniz kıyısına inen sokağa atardı. Yaz kış, her sabah iskelenin kıyısındaki kahvenin kapısından ilk giren o olurdu. Denize bakan pencerenin kenarına oturur, kışsa, iskelenin üzerinden aşan köpüklü dalgalara, yazsa ufka uzanan durgun denize dalıp giderdi.

 

kadın

Sabahın erkeninde gözlerini kül rengi bir griliğe açardı. Az sonra da sabah ezanı okunurdu. Namaz kılamazdı artık. Çöktüğünde kalkamaz, ayakları, dizleri, bedeni söz dinlemezdi. Okuyacağı duaları da unutmuştu bir bir.

 

Uyanır, ocağa demliği koyar, kahvaltıyı hazırlamaya koyulurdu. Yatak odasından, tuvaletten sesler gelmeye başladığında, “Kalktı bizim kahve paşası,” derdi. Sonra bir sohbet tuttururdu kendiyle; “Yatsan ya yatağında. Ne kalkarsın sabahın körü? İşin mi var tarlada? Hayvanın mı var damda? Kahvede b.. mu var?” Dış kapının gıcırtısını duyduğunda içindeki öfke daha da büyürdü.

 

Kahvaltıdan sonra, hava iyiyse, damdaki çapasını alıp tarlaya giden yola çıkardı. Yağmurlu, soğuksa sobayı yakar, evi avluyu süpürür, bulaşık çamaşır yıkar, çorap pantolon yamar, gün boyunca tarlaya bahçeye gidemediği için hayıflanır dururdu.

 

 

BİR SABAH

 

Bir sabah, “Ne oldu, hasta mısın, neden bu kadar çabuk geldin?” dedi kadın, adam gittikten az sonra, irileşmiş gözlerle, yüzünde şaşkın, inanmayan bir ifadeyle döndüğünde.

 

Adam kısık, titrek bir sesle, “Kahve kapalı. Jandarma talimat vermiş, bundan sonra kahveler açılmayacakmış,” dedi. “Olur mu öyle şey? Kahve kapanır mı hiç! Uyuyup kalmıştır kahveci Emin.” “Uyumaz. Yirmi senedir uyumadı da şimdi mi uyuyacak?” “Neden kapanmış peki?” “Salgın varmış dünyada. Memlekette de varmış. Ondan kapatmışlar.” “Sekseni yarıladım, böyle şey görmedim,” dedi kadın. Adam, “Ben de! Ben de!” dedi.

 

 

SONRA

 

adam

Sabah aynı saatlerde uyandı. Yataktan çıkmadı. Tavandaki lekelere, isli duvara baktı. Günden güne seyreldi horoz ötüşleri, köpek havlamaları. Martılar kayalıklara çekildi. Her gün, insanların çekildiği sokaklardan defalarca kahveye gitti. Kapının kapalı olduğunu gördü, eve döndü.

 

Televizyonlardan, başka ülkelerdeki binlerce insanın öldüğünü, daha çoğunun hasta olduğunu gösteren, anlatan programları izledi. İnsan türünün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söyleyenleri, bu günlerin gomorra zamanları olduğunu, insanın yaptıklarıyla dünyada cehennemi görmeyi hak ettiğini vaaz edenleri dinledi.

 

Kadın, “Neden? Neden biz, yaşlılara böyle davranıyorlar?” diye sordu. “Nereden, neden çıktığı belirsiz bir ölüm var ortada. Her zamankinden çok can alıyor. Ölümün dikkatini yaşlılara çekmek için belki de,” diye yanıtladı adam. “Ama ölüm bize uzak değil ki artık,” derken üzgün ve titrekti kadının sesi. “Hiç kimseye uzak değil. Herkes içinde taşıyor onu. Ahir zaman günleri, kaderde ne yazıldıysa o olacak. Dünyanın sonu geldi.” “Yaşam, bir soluk, bir can, bir hayat. Bütün insanlarda aynı kıymette. Sona kalan altın kaşıkla yiyecekmiş, kitapta yeri var,” dedi kadın.

 

kadın

Tarlaya gitti geldi. Patates, soğan ekti. Baharsa çiçek açmış erik fidanıyla, meşe dibindeki çuha çiçekleri ile konuştu. Yazsa kırlangıca, gugucuklara laf attı. Her gün biraz daha gri bir perdenin ardında kalan gözleri, hayatın ayrıntılarını sakladı ondan. Tüm köpekleri, “Bizim köpek,” bildi. Keçiyi sağdı, çamaşır yıkadı, bulaşık yıkadı. Suskunlaşan, ufalan, hayata küsen adamın haline üzüldü.

 

Adam kapıdan çıkarken, “Nereye gidiyorsun? Otur be kıçının üstüne, bak maşingayı yaktım. Geç karşısına uzan. Bak her taraf buz gibi, üşüteceksin,” dedi kadın. “Olsun, ben yine de bir çıkayım dışarı,” dedi adam. “Umudunu kes artık kahveden. Sabahtan beri bu kaçıncı çıkışın. Kapalı işte! Açılmayacak!”

 

Bir gün sokaktan dönen adamın yüzü gülüyordu; “Fevzi ile karşılaştım sokakta, Leko’nun damındaki keçileri çayıra bağlayacak, dama birkaç sandalye koyup tüpte çay demleyecekmiş. Bir zaman burada toplanırız yaşlı, ıskarta takımı,” dedi. “Ya jandarma yakalarsa sizi?” “Yakalayamaz. Köyün dışında dam.”

 

Bastonunu tıkıldata tıkıldata dama doğru yürüyen adamın arkasından baktı sonraki günlerde. Saatler sonra döndü adam. Avludaki sedire oturdular. Eski günlerden, adamın dağda çobanlık yaptığı, kadının mısır çapaladığı günlerden konuştular.

 

“Sürüyü satınca mecburen geldiydim köye, çocukluğum, gençliğim geçmiş dağlarda, köy bir kalabalık bir kalabalık geldiydi bana, insan içine çıkmaya korktuydum, kahveye çıkamadıydım aylarca, bir de şimdiki halimize bir bak,” dedi adam.

 

 

BİR SABAH

Caminin hoparlöründen yayılan cızırtılı ses yankılandı sokaklarda: “Dikkat dikkat! Yetkili makamların talimatıyla yaşlıların sokağa çıkması ikinci bir emre kadar yasaklanmıştır. Talimata aykırı hareket edenler hakkında…”

 

“Ne diyor? Ne diyor?” dedi kadın. “Hiç,” dedi adam. “Bir şey demiyor.”

AH KAMİLA- Mehmet Sürücü

New Account Register

Already have an account?
Log in instead Veya Reset password