Tampon Bölge'den - Engin Günay

Çocukluğumu düşünüyorum hep bugünlerde, anımsayabildiğim en erken anılara ulaşabilmek için zihnimi zorluyorum. Şaşıyorum bunları daha önce niçin hatırlamadığıma. Ulaşabildiğim ilk anlara dek ulaşmaya çabalıyorum, annemin karnında olduğum, hatta onun rahmine düştüğüm güne kadar. Bunun imkansız olduğunu bile bile. Beynim ısınıyor, zonklamaya başlıyor. Annemin tatlı ve sıcak kucağını özlüyorum.

Annemin ölümünü çok iyi hatırlayabiliyorum, babamı hiç tanımadım, kim olduğu, nasıl biri olduğu hakkında en küçük bir fikrim yok. Annem de bana bir şey anlatmadı, belki kucağında uyurken anlatmıştır da ben hatırlayamıyorum. Arkadaşlarımın anlattıklarını hatırlıyorum ama. Bazılarının babaları kutsal bir savaşta ölmüşler, cennete gitmişler bu sayede. Acaba benimki de öyle miydi, öyleyse annem neden bana hiç anlatmadı?

Sıcaklık beynimden başlıyor, gırtlağıma iniyor, sonra ciğerlerimi yakıyor. Oysa hava soğuk, dondurucu soğuk, ileride ateşler yanıyor. Ama ateşi görür görmez geliyorlar, tazyikli su sıkıp söndürüyorlar ve gaz atıyorlar. Bu soğukta ıslatıyorlar ve gaz atıyorlar. Bu yüzden artık ateşe yaklaşmıyorum. Herkes evlerine kapanmış diyorlar, kimse birbirine yaklaşmıyormuş. Cep telefonu olanlar böyle söylüyor. Ben de evimi özlüyorum, küçükken bizim de bir evimiz vardı. Zeytinliklerin içinde, kerpiçten, annem beyaz kireçle badana ederdi. Annem zeytinde çalışırdı, Afrin'deki zeytinliklerde.

Suriyeli olduğumu İstanbul'a gittikten sonra öğrendim. İstanbul'da bize hep Suriyeli diyorlardı, bütün arkadaşlarıma Suriyeli diyorlardı. Ben çoğunun Afgan olduğunu sanıyordum halbuki. İnsan memleketinin neresi olduğunu orayı terk ettikten sonra anlıyormuş, bunu öğrendim. Gırtlağım yanıyor, ciğerlerim de yanıyor. En kötüsü öksürük nöbetleri, ciğerlerim ağzımdan fırlayacakmış gibi oluyor. Yine gaz mı attılar, yoksa gaz benim ciğerlerime mi yerleşmiş, anlamıyorum. Artık hiçbir şey anlamıyorum, anlamaya çalışmak boşuna, sadece hatırlamak istiyorum. Hayır, her şeyi değil, İstanbul'daki günleri hatırlamak istemiyorum. Ben Suriyeli miyim? Suriye'yi de hatırlamak istemiyorum. O evi hatırlamak istiyorum sadece, dünyaya gözümü açtığım evi.

Yine gözlerim yanıyor, hatırlamaya çalışırken gözlerim yanıyor, gırtlağım, ciğerlerim yanıyor. İleride ateşler yandığını görebiliyorum. Dumanlar çıkıyor, alevler yatışıyor, ama içimdeki ateş giderek alevleniyor. O zeytinlik de böyle mi yanmıştı, kıyısındaki ev böyle mi yanmıştı? Biz dere kenarında çimerken uçakların geldiğini duyunca derenin kenarına sinmiştik. Uçaklar uzaklaşırken zeytinliğin ilerisinden, köy evlerinin olduğu yerden dumanlar yükselmişti. Arkasından alevler... Evlerimizin olduğu yere geldiğimizde hâlâ yanıyorlardı. Annem kara bir ağaç kütüğü gibi kavrulmuş duvarın dibinde yatıyordu, onu son görüşümdü bu.

Ciğerlerim yanıyor, öksürmekten pare pare oluyorlar, gırtlağım yanıyor. Su içmeliyim. Nehrin kıyısına kadar gidebilsem içeceğim. Ne derlerse desinler, nehirde cesetler yüzüyormuş, yüzsünler. Karşı kıyıdan ateş açarlarmış, nehrin suyunda da virüs varmış. Neydi adı? Corona, varsın olsun, ben su içmek istiyorum. Susadım, su içmekten başka bir isteğim yok.

İstanbul'da kağıt, karton toplardık. Geceleri de bitkin bir halde depoların oraya döndüğümüzde karton arabamın içine kıvrılıp yatardım, hemen uyurdum. Kalın da bir battaniyem vardı, nereden bulduğumu hatırlamıyorum şimdi. Arabam İstanbul'daki evimdi. Şimdi o bile yok. Naylonlardan, çaputlardan bir çadır yapmıştım buraya ilk geldiğimizde, onu da dağıtıp yaktılar. Buradan nehrin karşı kıyısına göndermişlerdi, geri püskürtüldüğümüzde onun kara kalıntılarını, küllerini bulmuştum. Don gömlek kalmıştım, telefonumu da o zaman almışlardı elimden.

İstanbul'da kağıt toplarken bir gün yanımıza bir araba yanaşmıştı, polis mi zabıta mı bilmiyorum. Ama resmi adamlardı, bizi sınır dışı edeceklerini sanmıştık. Bize demişlerdi ki; “Sınırlar açıldı artık, Avrupa'ya geçeceksiniz!” Otobüslere, minibüslere doldurup buraya getirmişlerdi. Sınırın bu tarafı açıktı, “Haydi geçin karşıya!” demişlerdi. Sınıra vardığımızda dikenli, jiletli tel örgüler karşılamıştı bizi. Geçmeye kalkışanların üzerine gaz fişekleri yağmaya başladı, tazyikli soğuk sular fışkırdı üzerimize. Geçenler oldu, ben de geçtim defalarca, tellerin üzerinden olmadı lastik botlarla, olmadı yüzerek. Her defasında aynı şeyle karşılaştık, gaz ve tazyikli su. Bizi soyup nehrin bu tarafına postaladılar sonunda. Tekrar denemeye kalkışanların üzerine gerçek mermiler gelmeye başladı, maskeli ve zincirli adamlar türedi sonra.

Gırtlağım yanıyor, su içmeliyim. Karanlık bastırdı, sürüneceğim nehrin kıyısına kadar, sonra su içeceğim. Balçığın içinden… Pis kokulu çamurlu suların içinden sürünüyorum, karton kutunun içinde ağlayan çocuğunu susturmaya çalışan annenin yanından sürünerek geçiyorum. Dirseklerimden ve dizlerimden kanlar akıyor, varsın kanasınlar. Sürüne sürüne vardım nehrin kıyısına işte. Kimse fark etmedi buraya kadar geldiğimi. Şimdi yüzükoyun uzanıp su içeceğim.

Çocukken zeytinliğin içinden şırıl şırıl akan derenin serin suyunu içtiğimiz gibi yüzükoyun balçıklı kıyıya uzanıp su içeceğim yine. Helikopter sesleri, yoksa uçaklar mı? Beynimin içinde bombalar patlıyor, bizim köyün yakınındaki zeytinlikte mi patlıyorlar yoksa? İlerde bir ateş yanıyor, alevler yükseliyor, sonra dumanlar.

Nehrin suyuna uzatıyorum çenemi, ağzımı açıyorum açabildiğim kadar. Kediler gibi dilimle içmeye çalışıyorum önce. Yok böyle olmuyor, dilim kurumuş tahta gibi. Çenemi burnumun hizasına kadar nehrin sularına sokuyorum. İlk yudumlar acı geliyor, boğazımı yakarak geçiyor, içeceğim ama içebildiğim kadar. Evet içiyorum şimdi, içebiliyorum. Doyasıya içeceğim, kana kana, içim dolana, dolup yanan ciğerlerimden taşana, içimdeki yangını söndürünceye kadar içeceğim.

KARTALİMENİ - Engin Günay

New Account Register

Already have an account?
Log in instead Veya Reset password