Noktalı Virgül - Arzu Eylem

Hiç esinti yoktu o gece ve dünyada kalan son çift kıyıda oturmuş birlikte gökyüzünü seyrediyordu. Etraflarında dolanıp duran kıvrak yılan şöyle bir kıpırdadı, yavaşça gözden kayboldu.

Her şey değişmişti. Her şey.

Dünya tepetaklak dönmüş, denizler evrene dökülmüş, bulutlar yere yapışmıştı sanki. Dünyayla baş başa kalmışlardı. Tek iyi, birbirleriydi. Bir uğultu vardı bir de, belli belirsiz tiz bir uğultu. Karışmışlardı sesle, renkle, kokuyla. Değişmişlerdi. Acı çekmiş yorgunlardı. Keyifsiz, bitkin, solgun… Bir süre dayanacaklardı. Sonra alışacak...

Her şey değişmişti.

Geçmişten gelen sesleri duymak yoruyordu onları. Hayatta kalmak için dünyaya gelmiş olmanın, nefes alıp vermenin basit kaldığı zamanlardan geçmişlerdi. İstenilen özelliklere sahiplerdi. Boyları tamdı. Ne uzun ne kısa. Enleri inceydi. Kafalarının şekli güzeldi. Burunları, ağızları, gözleri, kaşları, kirpikleri, kulakları, milimi milimine ölçüye uygundu. Kalpleri atması gerektiği gibi atıyordu. Ne hızlı ne yavaş. Şanslı doğmuşlardı. Kendileri gibi Şanslılarla yaşıyorlardı. Bu yüzden her şey kolaydı. Sevmek, sevilmek, sevinmek... Her birinin eşi vardı. Çift sayıydı nüfusları. Ağlamak yoktu, toz kaçmadığından yaşarmıyordu gözleri. En mutlu mevsim neredeyse, oraya yerleşmişlerdi. Ne güzel ne steril bir dünya kurmuşlardı birlikte. Her şeyi, herkesi istedikleri yere koyup, istedikleri biçimi verebiliyorlardı. Ha ellerinde tuttukları bir küre, ha üzerinde yaşadıkları dünya. Aynı şeydi. İstedikleri gibi oynuyor, gülüyorlardı. Bunlarla döşemişlerdi hayatlarını.

Boyu 1.40 - 1.60 olan insanlar da vardı.  Şanslı değildi onlar ama Cüce de sayılmazlardı. Orta Boylulardı. Onlar üretiyor, Şanslılar yönetiyor ve tüketiyordu. Cüceler mi? Onlar çok uzaklarda bir adaya götürülüp bırakılıyordu doğdukça. Hastaydı onlar biçimci anlayışa göre. Ama mantar gibi bitiyordu bu yerden bitmeler. Sayıları çoktu. Öyle çoktu ki, at at bitmiyorlardı. Zamanla köklerini kuruttular Cücelerin. Şanslılardan olan şanslı doğuyordu zaten. Orta Boylulardan orta boylular. Herkes durduğu yeri, işini biliyordu.

Oysa o çok uzaklarda unutulmuş Cüceler zamanla daha da küçülmüş, küçüldükçe küçülmüş, sonunda Nokta kadar kalmışlardı. Nedendir bilinmez, yitip giderler dedikleri yerde, mini minnacık ama güçlenmiş halde yaşama tutunmuşlardı. Nokta kadar kalmış Cüceler bir yolunu bulup dönmüşlerdi. Artık her yerdeydiler. Gün gün, hafta hafta hayalet gibi dolaşır olmuşlardı dünyada. Tanrı gibi görünmez ve güçlüydüler. Ama bir o kadar da şüpheliydi varlıkları. Yaşamak istiyorlardı. Tutundukça güçlenecek, güçlendikçe değişecek, belki yeniden bir yer bulacaklardı kendilerine. Önce Orta Boylulara yapıştılar. Tam isabet. Çünkü direnci yüksek Orta Boylular, elden ele büyüttüler, çoğalttılar onları. İçlerinde Noktalarla yaşıyorlardı. Şanslılar Orta Boylulara muhtaçtı. Gözden çıkaramıyorlardı hepsini. Ama artık küçümser ürkek gözlerle bakıyorlardı onlara.

“Çok yaklaşmayalım.”

“Şuraya bırakıver aldıklarını, içeri girme. Bahşişini atıyorum şimdi.”

“Eldiven kullan, yanında alkol taşı, yoksa yerine başkasını alırım, ona göre.”

 Şanslılar her ne kadar Noktaları Orta Boylulara yakıştırsa da, kendilerine kondurmasa da, korku işte, koşup sarılmıştı her birine. Sonunda şehir merkezindeki evlerini bırakmaya karar verdiler. Nasıl mı? Korktukları başlarına geldi. Bir Şanslı can çekişerek öldü Noktalar yüzünden. Ölümü ölüm gibi değildi. Değişikti. Kendini yerlere ata ata, elleriyle boğazını tuta tuta devrildi o kusursuz güzellik. İnandı Şanslılar nokta kadar kalmış Cücelerin her yerde olduğuna...

O güne değin Şanslıların gökkuşağının bile kıskandığı türden renklerle örülü bahçeleri vardı. O bahçelerin içinde deniz gözlü evleri. O gözlerin maviliğe uzanan kolları sonra. Camdandı bu evler, çatı dediğin aynaya bakan gökyüzü. Şanslılar öyle iyilerdi ki, öyle mutlu, hayatın tek saniyesini kaçırmak istemediklerinden, zamanla alay etmek üstüne kurmuşlardı hayallerini. Göğe yakınlardı, yıldızlara, Ay’a. Ağaçlar evlerin üstünü örter, pembe, mor, sarı çiçeklerle, sarmaşıklarla süslenip dans ederlerdi. Şanslıların her şeyi bol, her şeyi huzurdu. Eğlenmek, yemek, içmek, gezmek, gülmekti yaşamları.

Her şey değişti.

Akılları fikirleri Noktalardaydı ölümden sonra. Uzağa attıkları, bakmadıkları ölüm en çirkin yüzünü göstermişti bir kere. Neye benziyorlardı? Küçük insanlara mı, cümleleri bitiren imla işaretine mi? Pürüzsüz yuvarlağı mı, yoksa tırtıklı yuvarlağı mı andırıyordu şekilleri? Tek renk mi, renk renk miydi tenleri? Bütün Cüceler Nokta mı olmuştu, yoksa Cüce kalanlar da var mıydı aralarında?

Başka bir şey konuşamaz olmuşlardı. Gözle görmesi zor, demişti, Orta Boylu bir doktor. Cama yapışabiliyorlar, evleri gözlüyorlar. İlk fırsatta üstüne hop diye atlayıveriyorlar. Sık sık yıkanın, çamaşır suyuyla silin evi,  kolonya sürün her yerinize, sirke için her sabah, sarımsak yiyin, maydanoz çiğneyin, evden çıkmayın. Yeni yeni adetler, tatlar. Kolay olmayacaktı ama denilenleri yaptı Şanslılar. Ciltleri kurudu kolonyadan, ağızları koktu sarımsaktan sirkeden, dudakları çatladı korkudan uçukladı, camdan uzak kalınca Güneş değmedi tenlerine, soldular yavaş yavaş. Sonunda evlerini sülfürletmeye karar verdiler. Evlerine birer Orta Boylu yaşlı koyacak, ona bir şey olmazsa geri döneceklerdi. Dönemediler.

Ölçü bozulmadan gitseler iyi olacaktı. Yoksa hareketsizlikten ve kederden belleri bükülecekti. Bir daha aynı mükemmellikte olmayacaktı biçimleri. Oysa camdan olmasaydı evleri, Noktalar izleyemezdi onları, yapışamazlardı sağa sola. Çok eskilerden kalma, taştan yapılmış, tarih diye sakladıkları, villa tipi nostaljik evleri onartıp taşındılar telaşla. Yetmedi, bu evleri kocaman sur gibi duvarlarla çevirttiler. Uzun süre taş üstünde taş bıraktırmadılar. Sonra hangi taş daha iyi diye tartıştılar. Tuğla mı, mermer mi, çakıl mı, taş gibi taş mı? Karar veremeyince buldukları taşa sarıldılar. Sonunda yeni bir hayat kurdular. Biraz değişse de kuralları, benziyordu eskisine. 

Ta ki uzun zaman evden çıkmayan bir Şanslı sıkılana kadar sürdü düzenleri. Eskiden kalma tek başına hareket etme alışkanlığı çağırmıştı onu. Denizi görme arzusuyla yanıp tutuşuyordu. Düşünüp taşındı ve yüksek duvarlara çıkmak için taştan bir merdiven yaptırdı. Her gün o merdivenden duvarın üstüne çıkıp ayaklarını sallandırıp denizi seyretti, Güneş’e göz kırptı. Diğer Şanslılara örnek oldu. Artık herkesin duvarı merdivenliydi. Orta Boylu ustalar çağırıp yüksek duvarları köprülerle birbirine bağlattılar. Sonra da ustaları kovup iyice yayıldılar duvarların üstüne. Tepeden ne güzeldi dünya. Şimdi diye bir zaman dilimi vardı, dünü yarından ayıran ama asıl yarını başlatan, tam oradaydılar. Yerle bağları kalmamıştı. Belli saatlerde özel kıyafetlerle yere iniyor, zorunlu işlerini görüyor, ardından yine havalara çıkıyorlardı. Zamanla Şanslı değil Havalı demeye başladılar kendilerine. Denize bakmak bir başkaydı, gözlere iyi geliyordu. Yağmur damlalarını yere düşerken görmemişlerdi nicedir. Tersine, bulutun suya dönüştüğü ana daha yakınlardı. Duvarların üstünde bir şenliktir gidiyordu. Şarkı söyleyen Havalı bir kadın, ellerini boğazına götürene dek sürdü bu. Çırpınmaya başladı kadın, söylediği şarkıyı yutmuşçasına değişik sesler çıkarıyordu. Sonunda duvardan aşağı düştü. Herkes sustu önce. Bir telaştır sardı etrafı. Ummadıkları bir şeyle karşılaşmanın yakışıksızlığı. Zaten düşünseler köprüleri böyle dar yaptırmazlardı. Kaçmak kolay olmuyordu bu şekliyle. Kimsenin aşağı bakmaya cesareti de yoktu. Yerde boylu boyunca bıraktılar ölülerini, Orta Boylular gelip alana dek koktu durdu zavallı kadın. Evlerine girdiler. Temizlendiler. Kalpleri artık hızlı çarpıyordu. Uykuları kaçıyordu. Sanki minicik bir rüzgâr ölümün kokusunu burunlarına taşıyordu. Demek Noktalar taş duvara da yapışıyordu. Bu Noktalar, nasıl bulmuşlardı onları? Adaya attıktan sonra niye tümüyle ezmemişlerdi başlarını? Pis Cüceler, lanet Cüceler!

Uzun sürmedi tabii geçmişle kavgaları. Ölçüleri ve geleceğe kurulmuş ayarları gereği evleri çelikle kaplatmaya karar verdiler. Ah şu Noktalar, hâlâ her yerdeydiler. Görebilen olmamıştı onları ama tiz sesler duyduğunu söyleyenler vardı. Çelik de işe yaramadı. Bazı Şanslılar bahçesinde boğuldu. Artık biçimleri değil sayıları da değişiyordu. Nüfus sayımının sonucu hep tek sayı çıkıyordu. Bugünlere nasıl gelmişlerdi? O taze mutluluk, mis kokulu huzur, sağlıkla dolu neşe nereye gitmişti, hayret!

Gel zaman git zaman çelik ahşaba, ahşap toprağa, toprak evler bez çadırlara bıraktı yerini. En son bakır levhalarla çevirdiler çadırları. Göçebe hayata alıştılar zamanla. Yedikleri içtikleri değişti haliyle. Simetri bozuldu. Doğan hiçbir çocuk ölçüye uymuyordu. Her kalp farklı atıyor, her akıl farklı işliyordu.

Her şey değişmişti, her şey.

İkisi kalmıştı şimdi dünyada. Noktalı virgül misali, açıklama bekliyorlardı, ne, neden ve nasıl sorularına. Nereden gelmişlerdi, nereye gidiyorlardı? Bir yer var mıydı buradan sonra? Yakınlardaki bir ağaçtan düşüp yuvarlandı kıpkırmızı parlak bir elma. Birbirlerine baktılar. Adam kadını anladı. Ayağa kalktı. Bir tekme savurdu elmaya… “Zamanla kök salarız,” dedi, “buraya.”

İPEK GÖNÜL ARZU EYLEM

ÇOK ÇAĞI - ARZU EYLEM