Fotoğraf: Fikriyat

İMPARATOR - Hakan Sipahioğlu

O tanıdık çelişkinin içinde boğuluyordu yine.

İmparator Toraman Kasidecizade yepyeni bir hayalin peşinden giderek kendini ispatlama zorunluluğu duyuyordu sık sık. Mirasyedi değil, doğru zamanda doğru kararlar veren başarılı bir iş insanı olduğunu ele güne göstermesi şarttı.

Ne de olsa bütün genç varisler, soyağaçlarını cenk meydanında yiğitçe döktükleri kanlarla sulayan atalarının hikâyelerini dinleyerek büyüyen, dolayısıyla ivedilikle kahramanlık sergilemesi gereken bıyığı yeni terlemiş prenslere benzer. Büyük büyük dedeleri bu işi kurmak için ne zorluklar çekmiştir, oğulları harp zamanı neyin yokluğunu görüp üretmeye başlamıştır da servetine servet katmıştır, yurtdışında tahsil gören torunlar sayesinde de en modern teknikler ve başka kimsede olmayan teçhizatla iş yapar olmuşlardır. Yine soylu ailelerinkiler gibi bu rivayetler de biraz uydurma, bolca abartı ve arkasında durulması zor bazı hakikatlerin her nasılsa unutulmasından arta kalan boşluklarla doludur elbet. Ama olsun, yeni kuşağın üzerine düşen görev de bundan fazlası değildir zaten: Bir baltaya sap değilse de, pürüzleri zımparalanıp yalanla boyandıktan sonra bir de mübalağa cilası çekilince peygamber asası diye yutturulabilecek bir kuru dal bari olabilmek.

Öte yandan, kendisine özgü bir yenilik getirme uğruna altın yumurtlayan tavuğu kesme ihtimalinin endişesi gırtlaklarını kravattan da çok sıkar böylelerinin. Değil sektör ya da kulvar değiştirmek, nasıl kurulduğunu hiçbir zaman anlamadıkları o mucizevi dengeyi bozma korkusuyla işlerin akışındaki en alelade rutinlere el sürerken bile iki kere düşünürler. Müessesenin kuruluşundan beri aynı takım elbiseyle işe gelen yaşlı muhasebeciden ne kadar rahatsız olsalar da kovamazlar. Artık gıcırdamaya başlayan evrak dolabının yerini bile sanki içinde bir ulu yatır varmış gibi değiştiremezler. Bu nedenle olacak, geride bıraktıkları o uzun maziyi özetleyen cümleyi hep yarım bırakırlar: “Bin sekiz yüz bilmem kaçtan beri.” Devamı şöyledir oysa: “… hep aynı endişe.”

Toraman Bey’in çelişkisi de bundandı işte. Dedelerinin açtığı yolda ilerlemek o kadar kolaydı ki hiçbir şey yapmasına gerek kalmıyordu. Bu durum onda hayat yolunda kendi adımlarıyla yürümekten çok çamurlu bir nehrin akıntısında sürüklenme hissi yaratıyordu elbet, gel gelelim kendi ayakları üzerinde durmak için kalktığında sendeleyip düşmek ve çamur yuta yuta boğulmak da vardı.

Eğer bu çelişkinin Toraman Bey için lüks olduğunu düşünenlerdenseniz söyleyelim, aldanıyorsunuz. İmparatorluğunun sınırlarını terk ederek bilinmedik toprakları fethe çıkmak, bütün hükümdarlar için eşit derecede korkuludur. Buna dilenci imparatorlar da dâhil.

Kolay olsa dedesi yapardı Toraman Bey’in aklından geçenleri. Dedesi, yani işin temellerini atan büyük deha Bülendavaz Eşref Bey’in oğlu.

Bülendavaz Eşref Bey’in daha önce ne iş tuttuğu bilinmediği için biz en makul açıklamaya yönelecek ve doğduğundan beri dilenci esnafının kasideci taifesinden olduğunu varsayacağız (Hikâyedeki bu boşluğun “unutulması gereken” hakikatlerle bir ilişkisi olup olmadığını araştırmak şüpheci okurların takdirine bırakılmıştır). “Kasideci” diye, eskiden cami önlerinde, çarşılarda, kalabalık caddelerde ve varlıklı mahallelerin ara sokaklarında maval ve kaside okuyarak sadaka isteyenlere denirdi. Bunlardan başka, mezarlıkları mesken tutan ıskatçılar, sadece yazın dilenen Sudanlı kabakçılar, Muharrem ayının ilk on gününde türeyiveren ve “hoy goy goy!” diye bağıra bağıra dilendikleri için adlarına “goygoycular” denen başka dilenci zümreleri de vardı elbet. Yanık sesine güvendiğinden olacak, Bülendavaz Eşref Bey’in tercihi ise kasidecilik olmuştu.

Fakat “dilenci” deyip geçmemek gerekir, zira Bülendavaz Eşref’in müthiş zeki bir âdem olduğu su götürmez bir gerçektir. Sebebini anlatalım:

O gün Beyazıt Camii’nin önündeydi yine. İkindi cemaati dağılırken, havanın sıcaklığını fırsat bilerek cennetteki pınarlardan, serin gölgeliklerden, narin elleriyle buz gibi içkiler doldurup ikram eden hurilerden bahseden beyitler okumuştu. Davudi sesiyle ardı ardına inci taneleri gibi dizdiği bu sözler Kapalıçarşı’nın zengin esnafı üzerinde öyle tesirli olmuştu ki cemaat “Hakikaten de çok sıcak be!” diye diye soluğu caminin karşısındaki şerbetçide almıştı. Hâliyle, aldığı sadakanın yine nafakayı kurtaramadığı günlerden biriydi. Canı çok sıkkındı. Derken camiden en son çıkan nur yüzlü bir ihtiyar titrek bacaklarını sürüye sürüye gelip tam önünde durdu. Ufak ve buruşuk gözlerini Bülendavaz Eşref’in gözlerine dikip bir süre anlamsızca baktıktan sonra pat diye düşüp – çok affedersiniz ama burası önemli – yellene yellene can verdi. İşte bu adamcağızın Hakk’ın divanına çıkmadan evvel sadaka bırakmaktansa abdestini bırakmayı yeğ tutması, olayın bütün güldürücü abesliğine rağmen Bülendavaz’ı ciddi düşüncelere sevk etti.

“Bir zahmet camiye teşrif edip de Allah’tan isteyebileceğin rızkı kuldan dilenirsen olacağı bu! Sana zırnık koklatmazlar da osuruk koklatırlar işte böyle,” diye kızdı kendi kendine. “Hem zaten,” dedi, “inananlar camide tövbe istiğfar edip günahlarının kirinden pasından arınmıyor mu? Farizayı nafileye bağlaya bağlaya sevap testilerini ağzına kadar doldurmuyor mu? Üstelik bedavaya! Öyleyse bana niye sadaka versinler? Kabahat bizde, sebil önünde su satmaya kalkıyoruz…”

Böyle düşüne düşüne yürümeye başladı, yaşadığı bu aydınlanmanın nurundan gözleri kör olmuş hâlde epey bir yol kat etti. Düşündükçe işin içinden çıkamıyordu. Aksi gibi de müteveffanın o son osuruğunun kokusu hâlâ burnunun direğini sızlatmaya devam ediyordu. Gerçekten de o kesik kokulu gaz sanki düşünce bulutunun arasına karışmış onu izliyor, zaten karman çorman olan aklını daha da bulandırıyordu. Kafasından geçenlerin hangileri düşünce, hangileri zihninin öğürtüleriydi, birbirine karıştı.

Git gide kesifleşen koku sonunda dayanılmaz hâle gelince az önce yaşadığı aydınlanmadan eser kalmadı, gözlerinin feri söndü. Böylece Bülendavaz Eşref’in görmeyen gözleri yine görür oldu. Etrafına bakındığında köşedeki Abayi Mescidi gözüne ilişti. Demek ki ta Hubyar Mahallesi’ne kadar gelmişti. Dili damağı kurumuştu, durup bir rekât soluklanayım istedi. Birden, az ileride bir karmaşa dikkatini çekiverdi. Yokuş Çeşme Sokak’ın başındaki Takiyüddin Paşa Konağı’nda yer yerinden oynuyordu. Bağırışlar, çağırışlar, feryad ü figanlar… Bir de bu acı çığlıkların arasına arsız çocuklar gibi karışmış istifra ve abdest bozma sesleri. Yaklaştıkça koku artıyor, fakat en şifalı ilaçların tadının ille de berbat olması gibi, bu kokunun da onun bütün derdine derman bir şeyin habercisi olduğunu seziyordu.

Ve sezgilerinde haklıydı da. Devletin aldığı bütün önlemlere karşın (Cisri Mustafa Paşa ve Zibifçe’de karantina uygulaması vardı) 1892 yılında patlak veren kolera salgını nihayet Osmanlı topraklarına da ulaşmış; Trabzon, Basra, Musul ve İzmir’den sonra İstanbul’da da kol gezmeye başlamıştı. Ve maalesef hastaları tecrit ve tedavi edecek büyüklükte bir tıbbiye henüz yoktu. Biçareler önce bazı askeri hastanelerdeki hususi koğuşlara kısım kısım yerleştirilmişti. Bu yeterli olmayınca, dört farklı geçici hastane kurulmasına karar verildi. Bunlardan biri de, şimdi karmaşasını izlediği (yıllar sonra yıkılıp yerine bugünkü Cerrahpaşa Hastanesi’nin yapılacağı) Takiyüddin Paşa Konağı’ydı. Askeri hastanelerin koğuşlarından nakledilen hastalar sedyelerde can çekişiyor, kimileri konağın merdivenlerine kusuyor, kimileri titreme nöbetleri geçiriyor, en şanslı olanlarıysa onca ifrazatın ardından sonunda “ruh” denen o en zehirli maddeyi de vücuttan atabilmiş olmanın huzuruyla sessizce gülümsüyordu.

İşin ilginci, tüm bu can pazarının gayet sessizce yaşanmasıydı. Gümbürtüyü esas koparan hasta yakınlarıydı. Onlar olmasa bu kızılca kıyamet sessiz sinemadaki kanlı savaş sahneleri gibi usulca kopacaktı. Kendilerini dövüyor, elbiselerini parçalıyor, yüzlerini ve vücutlarını tırmalayıp kanatıyor ve tüm bunları yaparken öyle canhıraş feryatlar koyuveriyorlardı ki bazı hekimler hastalarını bırakıp onları teskin etmeye koşuyordu. Bu durum Bülendavaz’ın fazlasıyla ilgisini çekti. Mekânı saran dışkı kokusunu içine çeke çeke düşündü, düşündü.

Ve işte dilencilik imparatorluğunun dayanağı olan dâhiyane fikir de o an parlayıverdi. Şu bencil yaradılışlı insan mahlûku, sevdiklerinin kendisinden önce huzura kavuşmasından o kadar korkuyordu ki yanında Allah korkusu hiç kalırdı. Öyleyse Bülendavaz Eşref, artık üç beş kuruş için cami önlerinde ömür tüketmektense – dilencilik tarihimizde ilk defa olarak – hastane kapısını tutsa daha iyi ederdi. Bülendavaz o gün derhal işe koyuldu. Mantık basitti: Sen bana para ver, ben Allah’a yakarayım, o da senin hastana şifa versin!

Fakat takdir edersiniz ki her başarılı teşebbüs gibi hastane önü dilenciliğinin de riski çok yüksekti. Hastane kapılarını zorlayan görünmez mikrop orduları mutlaka Bülendavaz’ı da işgal edecek, ve bu bedenin fatihleri olarak Bülendavaz’ın cildini, böbreklerini, ciğerlerini ya da beynini yağmalayacaktı. Bu işgal için vasıta olarak da pek tabii ki verilen sadakaları kullanacaklardı. Hastane önünde en acıklı kasidelerini ardı ardına her okuduğunda eline parayla beraber mikrop da boca edilen Bülendavaz, zenginleştiği ölçüde dev bir mikroba dönüşüyordu.

Onun kısa zamanda zenginleştiğini duyan başka dilenciler de elbette hastane önünde sanatlarını sergilemek istediler. Fakat avuçlarını daha açamadan yalamak zorunda kaldılar. Zira Bülendavaz bu ihtimali düşünmüş, önlemini almıştı. Her gün topladığı hâsılattan yüklü miktarda mikrobu hastane çevresinde görev yapan zaptiyelere de bulaştırarak yaklaşmaya çalışan dilencilere gerekli muamelenin yapılmasını sağlıyordu. İçeride hastalar, dışarıda da zaptiyeden sopa yiyen rakip dilenciler feryat ettikçe cepleri şişen Bülendavaz’ın keyfine diyecek yoktu. Bu sayede oturduğu kibar mahalledeki müflis bir tüccarın hanım hanımcık kızıyla evlenmesini de bildi. Bu evlilikten Şerif Ethem adındaki tek oğlu dünyaya geldi.

Şerif Ethem’in doğumundan beş yıl kadar sonra, hatırı sayılır bir bağış umuduyla ayaklarına kapanıp öpücük üstüne öpücük kondurduğu paşa cüzzamlı olmasaydı belki de Bülendavaz’ın vücudu kıyım kıyım kıyılmayacak ve bu neşeli hayatı devam edecekti. Ne gam! Bu durumu vakarla karşıladı Bülendavaz. Neticede teşebbüs demek risk demekti. Üstelik cüzzamlı görüntüsü bir süre için kazançlarını artırmasını bile sağlamıştı. Fakat iyice elden ayaktan düştüğü yetmezmiş gibi bir de korkunç görüntüsüyle hasta yakınlarını da ürkütüp kaçırır olunca bütün mirasını – yani bolca para ve türlü türlü mikrop – oğlu Şerif Ethem’e bırakarak vefat etti. Yorgun vücudu cüzzamı değilse de başarısızlığı artık kaldıramıyordu.

Hasılıkelam, Cumhuriyet döneminde çıkan ilgili kanunla beraber lakabı “Kasidecizade”yi soyadı diye alan Şerif Ethem hikâyemizin başında bahsettiğimiz çelişkiyi ilk yaşayan insandı. Bir yandan babasının kurduğu bu kârlı işi bırakmak, hatta en ufak bir değişikliğe gitmek çılgınlık olurdu. Her şeyi berbat edebilir, maazallah ele güne – bu kez mesleki olarak değil hakikaten – el açmak zorunda kalabilirdi. Öte yandan her genç erkek gibi babasına benzeme ihtimalinden nefret ediyordu. Tıpkı kuruluşuna şahitlik ettiği genç cumhuriyet gibi Şerif Ethem de bütün o kirli mirası reddetmek; sıfırdan, tertemiz bir başlangıç yapma cesareti bulmak istiyordu. Bu konu üzerine çok düşündü. Ama ayakları ne zaman onu hastaneden uzaklara götürse kendini kaybolmuş hissetti ve meşhur masaldaki gibi yere döktüğü mikropları geri toplaya toplaya hastaneye geri döndü. Sonunda tıpkı cumhuriyet gibi o da bir zamanlar reddetme hayalleri kurduğu mirası sahiplenmeyi seçecek, ve ölürken çocuklarına o mirasla beraber yaşadığı çıkmazı da devredecekti.

Ve hikâyemiz böylece günümüze kadar geldi. Şimdi Kasidecizade imparatorluğunun tacı Toraman Bey’in başındaydı. Ve o amansız çelişki de. Hem de bu kez durum sadece bir reddi miras hevesinden ibaret değil, çok daha fenaydı. Yıllar yılları salgın hastalıklar gibi kovaladıkça İstanbul’daki hastanelerin sayısı da artmış; birse on, yüzse bin olmuştu. Vakti zamanındaki gibi tek bir imparator yoktu artık. İlaveten, bütün bu imparatorluklar şimdi hakiki ordulara sahipti (Ülkede hüküm süren yasal imparatorluktan ayırt etmek için onlara “mafya” dendiği de oluyordu). Bu dilenci mafyaları arasındaki savaş sokak ortasında suikast düzenlemeye kadar varabiliyordu. Öyle etraftaki kollukların cebine üç beş kuruş sıkıştırarak sınırları koruma devri çoktan geride kalmıştı.

Dertlerin katar katar geldiğini hastane önünde geçirdiği süreler boyunca bizzat gözlemlemiş olan İmparator Toraman, mafya belası yetmezmiş gibi insanların sadaka inancını büyük ölçüde yitirmiş olmasından da ziyadesiyle mustaripti. Bilimsel düşüncenin iyice oturması yüzünden “Sen bana para ver, ben Allah’a yakarayım, o da yakınlarına şifa versin” artık iş yapmıyordu. Bunun yerini dönemin ruhuna daha uygun gelen “Sen bana şifa ver, ben de sana karşılığında para vereyim” düşüncesi almıştı. Bir çare düşünmeliydi Toraman Kasidecizade. Müessesesinin kurucusu Bülendavaz Eşref Bey misali, dâhiyane bir çare. Ama ya bu değişiklik her şeyi berbat ederse? İşte o bitmeyen çelişki.

“Tarih” dediğimiz şeyin canı var mıdır orası bilinmez ama en büyük belirtisi “ben bunu daha önce yaşamıştım” hissi olan bir hastalığa tutulduğu kesindir. Yine böyle oldu. Büyük dedesinin 1893’teki macerası Toraman Bey için de tekerrür etti. O gün, derin düşünceler içinde yürürken bir tekel bayiinin televizyonunda okudu müjdeli haberi. Dünya’yı dolaşan bir salgın istemeye istemeye de olsa sonunda Türkiye’ye de giriş yapmıştı. İlkin bunu nasıl bir fırsata çevirebileceğinin farkında değildi Toraman Bey. Sadece belli belirsiz bir hissikablelvuku duyuyordu. Hastalığa neden olan virüsün taç şeklinde olması bir şeylerin alameti olsa gerekti. Ne de olsa o bir imparatordu.

O gece bütün beyin hücrelerini ve bağırsağındaki faydalı bakteriler gibi kendi hesabına çalışır hâle getirmiş olduğu bütün ölümcül mikroplarını toplayıp bir iyice düşündü. Ve sabah kalkınca ilk iş Cerrahpaşa Hastanesi’nin girişindeki bir adamcağızın suratına tükürdü.

Üzerine yürüyen adam bir yandan küfürler savurup onu tekme tokat dövmeye hazırlanırken, diğer yandan “Acaba deliye mi çattık?” diye hafiften ürküyordu. Çünkü karşısındaki dilenci kılıklı herif, ki gerçekten dilenciydi, gayet sakin görünüyordu. “Ulan ben şimdi seni…” diyerek yumruk atmaya yeltenmişti ki, “Dur,” dedi Toraman Bey: “O tükürük şifadır. Allah’ın izniyle virüsten korur.”

Salgının kendisine uğramasından ödü kopan öfkeli adam “virüs” ve “şifa” kelimelerini yan yana duyunca önce bir tereddüt etti, sonra gevşeyiverdi. Hakikaten de az önce “dilenci kılıklı” diye düşündüğü adam nur yüzlü birine benziyordu. Hatta belki de Hızır Aleyhisselam’dı! Adamcağız yüzündeki tükürüğü yine de istemsizce silip cebinden çıkardığı kolonyayla da elini yüzünü ovuştururken Toraman Bey ortadan kayboluvermişti.

İmparator o gün başka birkaç hastaneye daha uğrayıp gözüne kestirdiklerinin yüzüne tükürdü. Bazılarından bir temiz dayak yedi elbette – söylemiştik ya, teşebbüs risk işiydi – ama birçoklarını kendi hakkında tereddüde düşürmeyi başardı. Ertesi gün bütün İstanbul virüsten koruyan esrarengiz ulu kişiyi konuşuyordu.

İnsanlık bilgi çağının zirvesinde olduğu için bu uhrevi şahsiyeti bulmak zor olmadı. Artık o hastane kapısına gitmiyor, insanlar onun ayağına geliyordu. Virüs kapma endişesiyle içi içini yiyen zengin, fakir, genç, yaşlı her türden vatandaş Toraman Aleyhisselam’ın şifalı tükürüğünden nasiplenmek için kapısında kuyruk oluşturmuştu. Giren beş saniyede işini hallettirip çıkıyor, geride yüklü bir miktar “yardım” bırakıyordu. Dönemin mantığına gayet uygundu bu iş yapış tarzı: “Sen bana şifa ver, ben de sana karşılığında para vereyim.”

                Kasidecizade İmparatorluğu’nun 1893’ten beri devam eden şanlı hikâyesine böylesi bir kahramanlık eklemiş olmaktan gurur duyuyordu Toraman Bey. Kendini ispatlamıştı.

KIYAMET HA KIYAMET - HAKAN SİPAHİOĞLU