MİSAFİR - Onur Gürleyen

Olmayan şehrin yanlış yakasında, çift katlı, müstakil bir ev vardı. Şehrin keşmekeşinden uzak, yüksekçe bir tepede boğazın maviliğini ve kıyıya dizilmiş dip dibe evlerin ışıklarını seyreden güzel bir yuvaydı burası; üç kişilik mutlu bir ailenin yuvası. Diğer ailelerinkine benziyordu mutlulukları, fakat mutsuzlukları anlatılmaya değerdi.

            Cihan Bey evin hemen yanında, bahçeyi çeviren duvarın içinde kalan elektrik dağıtım santralindeki rutin işini bitirmiş, güneş batarken üstündeki mavi tulumu bile çıkarmadan bir bira alıp üst kattaki salonun rahat koltuğuna yayılmıştı. Televizyonu açıp haberleri izlemeye başladığında mutlu yuvalarında ilk defa duyuldu o haber; şehrin bu yakasında bir Hastalık baş göstermişti.

            “Henüz ismi bilinmiyor bu hastalığın,” diye açıkladı spiker kapısı kilitlenen hastane binasının önünde. “Başlangıçta on üç kişiye tanı konulduğu bilgisini aldık. Doktorların bunun bir salgın olduğunu bildirmesiyle karantina kararı da biraz önce çıktı.”

            “Ne olmuş?” Sema Hanım içeri girmiş, yerinde doğrularak dikkatle televizyona bakan kocasının yanına oturmuştu. Uzun saçları koyu turuncu, soluk yüzü çillerle bezeli bir kadındı. Üstündeki geniş önlüğünde rengârenk yağlı boya lekeleri vardı boydan boya.

 “Hastalık diyorlar,” diye cevap verdi Cihan Bey, o da pek bir şey anlamamıştı ne de olsa.

            “Bulut bahçedeydi,” diye konuştu Sema Hanım ilgisizce, kalkıp pencereye doğru seğirtti. “Çağırsana, ben üstümü başımı temizleyeyim de sofraya oturalım. Karnım zil çalıyor.”

 Cihan Bey, üstündeki o azıcık tedirginliği de karısından bulaşan rahatlıkla silip attı hemen. Televizyonu kapatıp bahçede oyun oynayan yedi yaşındaki oğlunu çağırmak için yerinden kalktı. Hep birlikte mutfağa geçip akşam yemeğini hazırlarken Hastalık’ı unutmuşlardı bile.

            Fakat günler geçti ve haberler hep bu Hastalık’ı konuşur oldu. Önce o ilk hastanenin olduğu mahalle karantinaya alındı, sonra tüm ilçe. Cihan Bey ve ailesi herkesten uzak evlerinde korku ve şaşkınlıkla izlediler bu illete yakalananların hallerini. Uydu yayınlarının kesilmesinden hemen önce, son görüntülerde ellerine silah almış hastalar vardı. Tenleri garip bir yeşil rengine dönmüştü, gözleri kan kızılı kesilmişti. Salyalar akan dişleri sararıp ağızlarından taşıyordu, hepsi adeta birer canavara dönüşmüştü.

            “Ne yapacağız?” diye sordu Sema Hanım akşam karanlığında yanında oturan kocasına. Küçük Bulut olanları anlamadan, yalnızca ebeveynlerinin korkusunu sezerek öylece duruyordu annesinin kolunun altında.

            “Hiçbir şey,” diye fısıldadı Cihan Bey. “Elimizden bir şey gelmez, dışarı çıkmayacağız sadece. Yetkililer bir çaresini bulur elbet. Elektrik dağıtım santralinin sağlam kalması, bakımının yapılması şimdi her şeyden önemli. Kafanıza takmayın, sen resimlerinle ilgilenmeye devam et canım. Yetkililer muhakkak yardım getirirler. Biz evimizde kalalım, kendimizi koruyalım yeter.”

            Oysa o soğuk kış günlerinde her şeyin yavaş yavaş karardığını ve bittiğini hissediyorlardı günler geçtikçe. Cihan Bey ve ailesinin gereksinimleri her ay gelen ihtiyaç kargosu sayesinde sağlanıyordu, içinde her şey vardı bu kargonun; yiyecek, temizlik malzemesi, kitap ve hatta Sema Hanım için resim araç gereçleri bile.  Karşılık olarak tek görevleri elektrik dağıtım santralinin daima çalıştığından emin olmaktı bu izole yerde. Fakat kargo bir hafta gecikmişti. Geleceğine dair bir ümit de yoktu. Ne telefonlar çalışıyordu artık ne de televizyon yayını vardı.

            Evin yüksek balkonundan uzakları izlediler korkuyla. Şehrin ışıkları birer birer sönmüş, ara sıra patlayan büyük ateşlerin parıltısı kalmıştı geriye.

            “Ne yapacağız?” diye sordu Sema Hanım kocasına bir daha. Fakat artık Cihan Bey’in bir cevabı yoktu. Havalar ısınana kadar idare edebileceklerine inanıyordu eğer ellerindeki erzakı tasarruflu kullanırlarsa. Bahçedeki kümeste beş tavukları vardı, son çare onlar olacaktı.

            Aşağıda, çelik bir kutu gibi duran elektrik dağıtım santrali hâlâ mırıldanıyordu. Son bir gayretle sesini arttırdı ve ortalığa müphem bir sessizlik yayarak sustu. Cihan Bey beline sarılmış karısı ile öylece bakıyordu aşağıya, hareket etmeye niyeti yok gibiydi.

 “Bakmayacak mısın?” diye sordu Sema Hanım.

            “Faydası yok,” diye mırıldanarak cevap verdi adam.

            Artık elektrikleri de yoktu. Aydınlatma, ısıtma, sıcak su, haberleşme… hepsi bitmişti. Mum ışığında oturarak, eski şöminede mobilya parçaları yakarak bir ay daha geçirdiler.

            Sema Hanım çatı katındaki atölyesinde akşamları resim yapmaya devam ediyordu. Kargo ile gelen son boyaları da bitmek üzereydi artık ama umurunda değildi. Gri, mavi ve parlak makinelerin resimlerini çizmeyi çok seviyordu, bir de kendisi gibi turuncu saçlı, ateşler içinde dimdik duran kadınlar resmederdi. Pek nadir kullandığı yeşil boya tüpleri bir köşede öylece duruyordu.

            Bugünler de geçecek, diye düşündü fırçasını tuvale sürterken. Bu Hastalık da bitecek elbette. O zaman yardımımıza gelirler.

            “Anne! Baba! Aşağıda birileri var,” Bulut’un evin içinde neşeyle çınlayan sesi kadının düşüncelerini dağıttı. Koşar adım merdivenleri indiğinde kocası da balkonun önüne çıkmıştı. Esen rüzgârın ısırığına aldırmadan tırabzanlara yaslanıp çocuğun gösterdiği yöne baktılar.

            İki siluet görebiliyorlardı bahçe kapısının gerisinde. Biri uzun boylu bir adama, diğeri zayıfça bir çocuğa benziyordu. Evin önüne tırmanan yokuşu güçlükle çıkmışlar, bitap düşmüş bir halde kapıyı açmaya uğraşıyorlardı. Tam Cihan Bey aşağıya seslenecekti ki uzun boylu siluetin bir fener çıkarıp yaktığını gördü ve kelimeler boğazında kuruyup kaldı.

            Tıpkı televizyonda gördüğü son haberlerde olduğu gibi adamın teni yemyeşildi. Gözleri birer kan damlası gibi ışıldıyordu elindeki fenerin aydınlatmasıyla. Pençe gibi elleriyle bahçe kapısını yumruklamaya başlamıştı.

            Ne yapacağız şimdi, der gibi baktı Sema Hanım kocasına.

            Canavar bunlar, diye düşündü Cihan Bey. Ailemi benden almak isteyen, mutluluğumu bozmak isteyen canavarlar!

            “Gidin buradan!” diye bağırdı adam aşağıya doğru ama sesindeki korku, kelimeleri yutmuştu sanki. Aşağıda güçlükle ayakta durabilen yeşil adamın yanında küçük bir kız çocuğu olduğunu da gördüler o anda. Siyah saçları keçelenip bir hayvan postuna dönmüştü sanki, onun da yüzü hastalığın yeşil rengine bürünmüştü.

            Kapıyı açmaya çalışmaktan vazgeçen yeşil adam duvarın üzerinden tırmanmaya başlamıştı. Tepesine çıkınca aşağı uzanıp kızı da diğer tarafa geçirdi. Cihan Bey ve ailesi şaşkın bir çaresizlikle izliyordu olanları. Birden aklı başına gelen adam hemen yerinden fırladı. Aşağı inip evin kapısını kilitledi, sürgüyü çekti.

            GÜM! GÜM! GÜM!

            Tam o anda güçlü ellerin sert darbeleri ile inledi kapı.

            “Gidin buradan!” Bu defa daha tehditkâr bağırabilmişti Cihan Bey. Sema Hanım ve oğlu da adamın yanına geldiler. Dışarıdaki yeşil hasta tekrar tekrar vuruyordu kapıya. Yavaş yavaş çelik kapıya sürtünüp yere oturduğunu duydular. Darbeleri yavaşlayıp yok oldu. Cihan Bey, sessiz adımlarla kapıya yaklaşıp dışarıyı dinlediğinde hâlâ orada oturan hastanın derin derin soluk alışverişlerini duyabiliyordu ama kucağındaki küçük kızın halinden haberi yoktu elbette.

            Yukarıyı işaret etti adam, ses olmasın diye dikkatle adım atarak üst kattaki salona, şöminenin başına çıktılar. Ne koşturmuşlar ne de ağır bir iş yapmışlardı ama nefes nefeseydiler.

            “İçeri giremezler,” diye fısıldadı Cihan Bey korkuyu yüzlerinden okuduğu karısı ve oğluna. “Bekleyip gidecekler eninde sonunda.”

            “Yardım edemez miyiz baba?” diye sordu küçük Bulut annesinin kucağında otururken.

            “Bilmiyoruz oğlum ama artık onlar için çok geç gibi görünüyor. Hem bu Hastalık ne kadar bulaşıcı, öğrenmeden hiçbir şey yapamayız.”

            “Alt kattaki boş odayı onlara verebiliriz belki,” diye akıl yürüttü çocuk. “Yanlarına gitmeyiz, ne olacak ki?”

            “Hayır,” diye sertçe, sesini yükseltmeye çalışır gibi fısıldadı adam. “Elimizdeki bize yeter sadece. Hem havadan bile bulaşıyor olabilir, bilemeyiz.”

            Bu hastalık hava ile bulaşıyor olsa zaten çoktan bize de geçmişti, diye düşündü Sema Hanım ama bir şey söylemeye güç bulamadı.

            Bulut’u yatağına yatırıp gece boyu dönüşümlü olarak nöbet tutmuşlardı. Güneş doğarken yeniden balkona çıkan Cihan Bey iki hastanın hâlâ kucak kucağa kapılarında oturduğunu gördü. Bir deri bir kemik kalmıştı adam, yeşil bir deri hem de. Mor damarlar yüzünü ve bedenini çizgi çizgi boyuyordu. Kolları arasındaki kızın gözleri yarı kapalıydı.

            Yavaş yavaş uyandılar. Çaresizce birkaç defa daha vurdular kapıya. Başlarını kaldırıp yukarı bakmaya mecalleri olsaydı her adımlarının Cihan Bey ve Sema Hanım tarafından izlendiğini fark ederlerdi. Yerlerinden kalkıp bahçeyi dolanmaya başladılar çaresizce. Henüz ölmemiş iri ve boynuzlu bir hayvanın etrafında sabırsızlıkla dönen çakalları andırıyorlardı.

            Küçük yeşil kız tekrar yorgun düşünce köşedeki çam ağaçlarının altına uzanmıştı bir süre sonra. Yeşil adam ise hâlâ dolanıyordu. Sema Hanım evin içinde pencereden pencereye geçerek izlemeye çalışıyordu olanları. Tam da korktuğu başına gelmek üzereydi. Hasta adam nihayet arka bahçedeki dışarıdan sürgülü kapıyı bulup açtı ve içeride folluklarında oturan tavukları buldu. Bir anda canlanmış gibi ileri atıldı.

            Sema Hanım korkuyla elini ağzına götürmüştü, tavukların canhıraş gıdaklamalarını ve kanat çırpışlarını dinledi bir süre. Hemen sonra yeşil adam boyunları kırılmış iki tavuk ile çıktı dışarı. Kapıyı yeniden kapatıp yeşil kızın yanına gitti ganimetleriyle. İkisinin de dişleri bıçak gibi keskindi, çiğ çiğ yediler tavukları. Kanlarını içtiler, birbirinin ağızlarına yapışan tüylere bakarak sırtlanlar gibi gülüştüler.

            Yine akşam olmuş kuvvetli rüzgara hızla yağan yağmur eklenmişti. Bulut, odasından çıkıp annesinin yanına koşmuş, kadını üst kattaki şöminenin başında, ısınmak için yaktıkları kitapların yavaş yavaş yok oluşunu izlerken bulmuştu. Biraz sonra babası geldi elinde o akşam için ayırdığı yiyeceklerle; küçük kaselerde lapa haline getirilmiş yulaf, küçük konservelerde fasulye ve birer parça ekmek.

            “Biraz daha sabredelim yeter,” diye mırıldandı adam. Daha çok kendi kendiyle konuşur gibi bir hali vardı. Fakat huzurlu bir gece daha geçirmeleri mümkün görünmüyordu Hastalık kapılarındayken.

            Üçü de ellerindekileri hemen kaşıklayıp bitirmişti ki balkondan bir sesin geldiğini duydular. Sema Hanım hemen oğlunu tutup uzaklaştı o taraftan. Cihan Bey ne olduğunu anlamak için bir adım yaklaştı, perdeyi kenara itti. Yeşil bir pençe bir anda yukarı uzanıp tırabzanları yakaladı.

            Hasta adam kapının açılmayacağını, giriş katındaki pencerelerin demir parmaklıkla kapalı olduğunu anlamıştı ve nihayet üst kata tırmanmaya karar vermişti.

            “Geri!” diye bağırdı Cihan Bey karısına. “Geri çekilin!”

 Kendisi ise hemen mutfağa koşmuş iri bir et kesme bıçağını eline alarak yeniden salona gelmişti. Şimdi yeşil adam balkona adımını atıyordu. Sırılsıklam olmuş yarı çıplak teni daha bir parlak, daha bir yanlış görünüyordu ailenin gözüne. Balkonun kapısı boydan boya cam olduğu için kilidi kullanmaya çalışmanın da yararı yoktu.

            Cihan Bey hâlâ yanan şöminenin önünde elinde bıçakla beklerken yeşil pençe uzanıp kapıyı açtı ve hızla içeri daldı. Belli ki gözleri iyi göremiyordu artık yeşil adamın, ev sahibini çok geç fark etmiş, salladığı bıçağın karnını deşmesinden son anda, küçük bir sıyrıkla kurtulmuştu. Fakat Cihan Bey’in üstüne çöken o çılgınlık halini artık durdurmak mümkün değildi. Salonun köşesine sinmiş, yaşlı gözlerle birbirlerine sarılan oğluna ve karısına baktı adam. Korkuları tek tek gerçek oluyordu gözleri önünde. Tüm gücünü topladı, gırtlağını yırtacakmış gibi bir nara atarak ileri atıldı. Yeşil adamı yakalayıp geriye savururken bıçağı kalbinin tam ortasına saplamıştı. Birlikte balkona kadar sendelediler.

            Koyu siyah kan her yere saçılmış, yeşil adamın dudaklarından taşıyordu. Yine de hasta Cihan Bey’i yakalamış, beline sarıp birbirine kenetlediği pençelerini ayırmamakta direniyordu. Balkonun tırabzanlarına yaslanmışlardı şimdi. Hasta güçlükle konuşmaya çalışıyordu.

            “Lü… lütfen…” diye haykırdı adam zorlanarak. Gökyüzünü yırtan bir şimşek çaktı başları üzerinde. Yeşil adam güçten düşüp geriye yuvarlanırken Cihan Bey’i de yanında çekmişti. Tüm o karmaşa, gürültü ve bağırış iki bedenin yere pat diye çakılması ile bitiverdi. Geriye yalnızca hızla yağan yağmurun sürekli perdesi kalmıştı.

            Cihan Bey ne olduğunu anlayamıyormuş gibi etrafa bakınarak, güç bela ayağa kalktı. Elleri, üstü hep simsiyah kanla boyanmıştı. Yağmur bile silip atamıyordu bu kanı. Ayaklarının dibinde hasta adam ölü yatıyordu. Fakat adamı artık gerçekten görebiliyordu Cihan Bey. Yeşil bir canavar olarak değil, yüzü olan, gülüp ağlayabilmiş biri olarak görüyordu, bir zamanlar hayatı ve sevdikleri olan bir kimse olarak görebiliyordu, bir eş olarak, bir kız babası olarak görebiliyordu. Öldürmüştü o hayatların hepsini. Dizleri üstüne çöktü çaresizlikle, gözlerinden akan yaşlar yağmurla karılıyor, yüzüne sıçramış siyah kanı yol yol silmeye uğraşıyordu.

            Sema Hanım ve oğlu balkona koşmuştu hemen olanları görünce. Cihan Bey’in ölü adamın yanında diz çökmüş ağladığını fark ettiler. Biraz ileride yaşlı gözlerle olanları izleyen yeşil kızın öylece durduğunu da gördüler. Cihan Bey de gördü kızı. Ayağa kalkmaya dermanı yoktu. Ellerini yere koyarak ilerleyip yaklaşmaya çalıştı kıza. Kara saçları yağmur altında adeta sönüp ipeksi bir yumuşaklığa kavuşmuş gibi görünüyordu. Rengi solmuş mavi bir elbise vardı üzerinde, yer yer yırtılmıştı. Ayaklarına çamurdan görülmeyen kırmızı pabuçlar giymişti.

 Cihan Bey uzanıp bu pabuçlara dokundu. Neredeyse yüzünü o minik ayaklara yaslayacaktı şimdi. Başını kaldırmaya ne takati ne de cesareti vardı. Kızın yüzünde de başka hayatlar görmekten korkuyordu.

            “Lütfen,” dedi hıçkırıklar arasında. “Lütfen.”

 Ne yapacağını bilemiyordu. Fakat bir an sonra yeşil kız daha fazla dayanamayıp bayılacak oldu. Küçük bir süs eşyasının kırılması gibi bükülerek yere yığılırken Cihan Bey, hemen uzanıp tuttu çocuğu. Kucağına alıp ayağa kalktı. Kapının önüne çıkmış Sema Hanım ve küçük Bulut şaşkınlıkla izliyorlardı babalarını. Adam da sırılsıklam olmuş, kucağında küçük bir dal parçası gibi titrek, yeşil derili çocukla gelip yanlarından geçmişti.

            İçeri girdi, kapıyı kapattı.

            “Lütfen,” dedi karısına.

HASTALIK - ONUR GÜRLEYEN

New Account Register

Already have an account?
Log in instead Veya Reset password