Ayrılık* - BİNG XİN

Bir dev el hızla beni, sancıyla kıvranan ağdan çekti, ilk ağlamam canhıraştandı.

Gözlerimi açtığımda hâlâ o devin avucunda, topuklarımdan baş aşağı tutuluyordum. Kafamın üstünde sallanan küçük kırmızı ellerime baktım. 

Başka bir dev el sırtımı usulca sıvazladı. Gülerek beyaz yataktaki kadına döndü.

“Ne büyük mutluluk! Sıhhatli bir oğlan!” dedi ve aynı anda beni, beyaz örtülü bir küçük sepete usulca bıraktı.

Bir gayretle dışarı bakmaya çalıştım. Çok sayıda beyaz kıyafetli beyaz şapkalı hemşire, telaşla sessiz kadının etrafını sardı. Yüzü solgun ve terliydi. Hafif iniltisinde bir kâbustan uyanıyor gibiydi. Şişmiş, kızarmış gözleri yarı açıktı. Doktorun sözlerini dinlerken göz pınarlarından yaşlar yuvarlanıyordu, yorgunluğunda gözlerini kapayarak, “Sizler için zordu,” dedi.

Avazım çıktığı kadar, “Anne ya, bizler için zordu ya, biraz evvel ölümden döndük ya!” diye ağladım. 

Beyaz kıyafetli hemşireler telaşla beni kucakta taşırken, sessiz annemin tekerlekli yatağını iterek dışarı çıkardılar. Doktor elini sallayarak koridorun sonunda bekleyen adamı çağırdı. O da biraz evvel kâbustan uyanmış gibi sevinçliydi. İki elini sanki tutmak istiyor gibi uzattı, ürktü, bana ilgiyle, dikkatle baktı. Doktor gülerek, “Bebek sıhhatli,” deyince, adam tereddütle, “Bu bebeğin kafası fazla uzun,” diye mırıldandı.

Bu sırada acıyla kafamın ağrıdığını hissettim. Tekrar ağlamaya başladım.

“Baba ya, sizler bilmiyorsunuz ya, kafatasım sıkıştığından çok ağrıyor ya!”

Doktor gülerek, “Aman, ne güçlü ses,” dedi

Yanında duran hemşire gülümseyerek beni alıp götürdü. Güneşin aydınlattığı büyük bir odaya girdi. Dört duvarın her yanına çok sayıda küçük beyaz yatak sıralanmıştı, içlerinde küçük arkadaşlar yatıyordu. Elleri başlarının üstünde, huzurla uyuyordu. Bazıları ağlayarak “Susadım ya!”, “Acıktım ya!” diyordu. Beni taşıyan hemşire sanki duymuyordu. Sakince yatakların yanından geçerek

banyoya yöneldi. Başımı musluğun altına gelecek şekilde küvetteki taş masaya yatırdı. Duşun ılık suyu başıma fışkırdı, kanlı yapışkanın hepsini yıkadı. Ürpererek ferahladım. Küvetin taş masasına tekrar baktığımda, yusyuvarlak kafalı, kocaman gözlü, esmer tenli, güçlü bünyeli bir küçük erkek arkadaşın yatırıldığını, onu da hemşiresinin yıkadığını gördüm. O da hıçkırığında, sessizce pencereden dışarı gökyüzüne bakıyordu. O sırada beni hemşire kucağına alarak, yavaşça

omzuna dayadı, bembeyaz uzun bir kıyafeti üstüme geçirdi, küçük arkadaş da aynen giydirildi.

Küvetin karşısından birbirimize baktık. Beni yıkayan hemşire gülerek arkadaşına, “Senin bebeğin gerçekten iriymiş a, benimki beyaz ve narin değil mi?” dedi. Bu sırada küçük arkadaş başını kaldırarak ilgiyle, sanki acıyan bir tebessümle bana baktı. Biraz çekinerek, “Merhaba, küçük arkadaş!” diye konuştum. O da alçakgönüllülükle nazikçe, “Küçük arkadaş, merhaba!” dedi. O sırada bizi, yan yana duran iki küçük yatağa yatırıp üzerimizi örttüler, hemşirelerin gidişine baktık.

“Her tarafım ağrıyor ya, son dört saat gerçekten kolay değildi, ya senin?” dedim.

Güldü, küçük yumruklarını sıkarak, “Benim değildi, sadece yarım saat sürdü, ben ve annem çekmedik,” diye cevap verdi.

Sesimi çıkarmadım, iç çekerek etrafıma bakındım. O da teselli için, “Yorgunsun, uyu, ben de aynısını yapacağım,” dedi.

Derin uykumdayken birden örtümle kucakta taşınarak büyük camlı kapıdan çıktık. Dışarıda, birkaç erkekli kızlı çocuk, burunlarını ve ellerini cam kapıya dayamış, kutsal tatilin hediyesi gibi, çocuk kalabalığından bana bakıyorlardı. Birbirlerine beni göstererek kaşımın halama, gözlerimin dayıma, burnumun en küçük amcama, ağzımın teyzeme benzediğini söylüyorlardı. Sanki beni parçalara ayırmışlardı. 

Gözlerimi kapayarak başımı salladım, boynumun ağrıdığını hissettim. “Ben sadece benim, kendimim ya, ben kimseye benzemiyorum ya, uyumama izin verin ya!” diye feryat ettim.

Bana bakan hemşire gülümsedi. Beni kucağında taşırken geriye doğru baktım, üç adımda bir bana dönen kafalar, gülerek itişerek gidiyordu.

Küçük arkadaşım da uyanmış bana sesleniyordu. “Geldin, kim görmeye gelmiş seni?” diye sordu. Bir yandan yerime yerleştirilirken, bir yandan, “Bilmiyorum, bir sürü gençten hala dayı gelmiş, galiba beni seviyorlar,” dedim.

Küçük arkadaşım sustu, sonra tekrar gülümseyerek, “Şanslısın, birinci günümüzdeyiz, babam beni görmeye gelmedi,” dedi.

Ne kadar bilmiyorum, oldukça uzun uyumuşum. Ağrılarımın azaldığını ancak altımın ıslak olduğunu fark ettim. Ben de öğrendiğim ağlama taklidini yaparak, “Altım ıslak ya! Altım ıslak ya!” diye bağırdım. Beklediğim gibi çok geçmeden hemşire geldi, kucağına aldı. Ancak sevincim on dakika sürdü, bana sadece su içirdi.

İkindi vakti üç dört hemşire, kolalanmış beyaz kıyafetleriyle telaşla geldiler. Bizi, birbiri ardına kucaklarına alarak altımızı değiştirdiler. Küçük arkadaşım çok sevinçliydi, “Annelerimizi göreceğiz, şimdilik hoşça kal!” dedi.

Küçük arkadaşım ve diğerleri, tekerlekli büyük yatakla bir arada dışarı çıkarıldılar. Ben kucakta taşındım. Camlı kapıdan geçerek sağdaki ilk odaya girdik. Annem, çok büyük beyaz bir yatakta yatıyordu. Gözlerindeki heves ışığıyla bekliyordu. Hemşire beni kucağına verdi. Biraz utanarak önünü açtı. Yaşı oldukça gençti, simsiyah saçını zarifçe arkaya atmıştı, ince kaşları yeni ayın hilali gibiydi. Kanı çekilmiş naif solgun yüzü ve kocaman siyah gözleriyle, yatağının yanında duran lamba ışığının loşluğunda, bir heykel gibiydi.

Sütünü emmek için ağzımı açtım. Annem yanağını saçlarıma dayadı, usulca parmaklarımı okşadı, sanki müşfiğinde rahatlamış bir hayranlıktaydı. Aradan yirmi dakika geçti, hâlâ bir şey emememiştim, hâlâ açtım, dilimin ucu acıyordu. Ağzımı açtığımda göğsünün ucu çıktı, sinirlenerek ağlamaya başladım. Annem endişelenerek beni salladı. “Küçük hazine, ağlama, ağlama,” dedi. Bir yandan da hemen zili çaldı, bir hemşire geldi. Annem gülümseyerek, “Rahatsız ettim, sütüm gelmiyor, bebeğim ağlıyor, ne yapılabilir?” dedi. Hemşire de gülümseyerek, “Telaşlanmayın, sabah akşam devam edin, bebeğiniz küçük, daha bilmiyor,” diye cevap verdi. Beni kucağına alırken, annem sevgisinde gönülsüzce verdi.

Yatağıma döndüğümde, küçük arkadaşım yerindeydi. Uykusunda horulduyor, rüyasıyla arada gülümsüyordu. Dört bir yana bakındım. Birçok arkadaşım da uyuyordu, bazıları yarı uyanıktı, ağlama sesi çıkarıyorlardı. Çok acıkmıştım, annemin sütü ne zaman gelecekti, bu benim için çok önemliydi ama hiç kimse aldırmıyordu. Herkesin karnı doymuştu ki uyuyorlardı. Kıskandığımı ve utandığımı hissettim, yüksek sesle ağlamaya başladım, birinin dikkatini çekmeyi umuyordum. Yarım saat ağladıktan sonra, bir hemşire geldi. Sevimli şekilde yüzünü asarak beni okşadı.“Annenin sütü gelmedi mi, biraz su iç,” dedi. Biberonun ucunu ağzıma verdi, ıslıklı mırıltıyla emdim, derin uykuya daldım.

İkinci günün banyosu sırasında, küçük arkadaşımla ben, tekrar küvette yan yana yatırıldığımızda sohbet etmeye başladık. O dinç görünümüyle çok topluydu. Başını çevirdi, gözleri yarı kapalıydı, gülümseyerek, “Ben dün sütümü emdim! Annem çok esmer, yusyuvarlak yüzlü. Çok iyi görünüyordu. Ben onun beşinci çocuğuyum. Hemşireye ilk defa hastanede doğum yaptığını söylüyordu. Cı You Hui’nın**desteğiyle gelmiş. Babam fakirmiş, kasap, domuz kesiyormuş,” dedi.

Bu sırada gözlerine borik asit damlası damlatıldı, acıdan feryat etti, gözlerini açmaya çalışarak, “Domuz kesiyormuş! Çok keyifli, bıçak beyaz giriyor, kırmızı çıkıyormuş… Büyüdüğümde, babamdan domuz kesmeyi öğreneceğim, -sadece domuz kesmeyi değil. Domuz kesen çalışmadan yiyen biri gibidir,” dedi. 

Sakince dinledim, aceleyle gözlerimi kapatarak konuşmadım.

Küçük arkadaşım, “Ya sen? Emebildin mi? Annen nasıldı?” diye sordu.

İlgim yeniden arttı. “Hiçbir şey ememedim, annemin sütü gelmedi, hemşire iki gün içinde gelir dedi. Annem çok iyi, kitap okuyor, yatağının yanındaki masada çok sayıda kitabı var, odası çiçeklerle dolu,” dedim.

“Ya baban?”

“Babam gelmedi, odasında tek başınaydı, kimseyle konuşmuyordu, babamın ne iş yaptığını bilmiyorum!”

“O, özel odada,” diye görüşünü beyan eden küçük arkadaşım, “bir kişi tek odada. Anneminki çok hareketli, ondan fazla yatak var. Çok sayıda arkadaşımızın annesi de orada, arkadaşlarımın hepsi sütünü emdi,” dedi. 

Ertesi gün babamı gördüm. Süt emmeye götürüldüğüm sırada, annemin yatağının kenarına ilişmişti. Yüzleri birbirine yakın, ilgiyle bana baktılar. Babam aydın, zayıf yüzlüydü. Teni açık sarı, çok uzun kirpikli, oldukça yumuşak bakışlıydı. Sanki düşünmekten hoşlanıyor gibi alnı biraz kırışmıştı. Babam, “Tekrar baktım da narinliğiyle bu bebek çok güzel ya, senin gibi,” dedi.

Annem gülümseyerek usulca yüzümü okşadı. “Kocaman gözleri sana benziyor…”

Babam ayağa kalkarak yatağın yanındaki sandalyeye oturdu. Annemin elini tutup usulca okşayarak, “Bu bebekle artık sessiz ve yalnız olmayacağız. Derslerimden sonra sana, ona bakman için yardım ederim, oynarım. Tatilde dağlara, denize götürürüz. Kesinlikle bebeğin sıhhatine özen göstermeliyiz, bana benzemesin, aslında hastalıktan ziyade güçlü değilim…” dedi. Annem başını sallayarak onayladı “Evet… Erken yaşta müzik öğrenmeli, resim yapmalı. Ben yapamadım, bence hayat onlarsız tamamlanmış sayılmaz, hatta…”

Babam gülümsedi. “Hangi alanda yetişmesini istiyorsun? Edebiyatçı mı? Müzisyen mi?”

Annem, “Ne olmak isterse… Bir erkek çocuk ya. Çin’in bilime ihtiyacı var, en iyisi bilim insanı olsun,” dedi.

Bu sırada ben, hâlâ sütümü emememiştim, kızgınlığımdan ağlamak istedim. Ama onların sohbetlerinin tadını dinlemek için sustum.

Babam, “Mutlaka eğitimi için birikim yapmalıyız, yazı fırçası için erkenden başlanmalı,” dedi.

Annem, “Sana söylemeyi unuttum, dün, erkek kardeşim, çocuk altı yaşına gelince hediye olarak bisiklet alacağını söyledi,” dedi.

Babam gülerek, “Bu çocuğun her şeyi var, beşiği de kız kardeşimden değil mi?” dedi.

Annem sıkıca bana sarıldı, başımı öptü.

“Küçük hazine, çok iyisin, ne çok kişi seviyor seni! Büyüdüğünde iyi bir çocuk ol…”

Kucakta taşınırken çok mutluydum, yatağıma döndüğümde aç olmadığımı fark ettim, kafamı kaldırarak arkadaşıma baktım, derin düşüncelerdeydi.

Gülerek, “Küçük arkadaşım, babamı gördüm. O da çok iyi gözüküyor. O bir öğretmen, annemle eğitimimi konuşuyorlardı. Babam benim için en iyisini yapacağına söz verdi. Annem sütünü ememememin önemli olmadığını, eve dönünce süt tozuyla daha sonra mandalina suyu hatta…” diye cümlelerimi arka arkaya bir nefeste sıralıyordum. Küçük arkadaşım hafifçe gülümsedi, sanki merhametinde küçümsüyor gibi, “Şanslısın ya, ben eve döndükten sonra, anne sütüyle beslenemeyeceğim. Bugün babam geldi, anneme birinin onu sütanneliğe istediğini söyledi. Bir, iki gün içinde gideriz! Ben, altmış yaşındaki babaannemin yanına gideceğim, pirinç çorbası, tatlandırılmış pirinç unuyla besleneceğim… Neyse, önemli değil!” dedi.

Sessizleştim, yüreğimdeki büyük mutluluğun kaybolduğunu hissettim, utandım. Küçük arkadaşımın gözlerinin içi onur ve gururla ışıldadı.

“Sen her zaman serada bir saksı çiçeği olacaksın. Rüzgâr, yağmur saldırısından, ısı farkından etkilenmeyeceksin. Onurunla narin kalacaksın. Bense, yolun kenarında bir küçük otum. İnsanlar basacak ve vahşi rüzgârla çılgın yağmura dayanacağım. Sen pencere camı ardından uzaktan bakacaksın, bana büyük ihtimalle acıyacaksın. Ama yine de başımın üstünde sınırsız engin gökyüzü olacak, dört bir tarafımda kelebekler olacak, cırcır böcekleri yanı başımda şarkı söyleyecek, daireler çizerek uçacaklar. Cesur arkadaşlarım yanarken tamamen yok olmayacak. İnsanların ayakları altında, yeşilliğiyle bütün dünyayı süsleyecek,” dedi. 

Ağlamak üzereydim. “Böyle onurlu narinlik benim tercihim değil ki!” diye konuştum.

Küçük arkadaşım birden sakinleşerek cana yakınlığıyla bana, “Evet ya, böyle olmak bizim tercihimiz değil ama her şey bizi ayıracak, bakalım gelecek ne getirecek,” dedi.

Pencerenin dışında kar uçuşurken pamuk yığınları gibi yeşil kiremitleri örtüyordu. Annem ve ben, Yeni Yıl için eve dönecektik. Küçük arkadaşım da ardımızdan Yeni Yıl’dan önce annesinin işe başlaması için gideceklerdi. Bizim insan denizine dalmadan önce sadece yarım günümüz vardı. Ayrılışımızla yaygara denilen karmaşanın loşluğunda, ne zaman bir çatı altında tekrar bir araya gelir, tekrar birbirimize destek verebilirdik?

Oluşan dostluk bağımızla bakıştık. İkindinin artan karanlık perdesinde küçük arkadaşımın yüzü gittikçe bulanıklaşırken, sıkıca kapattığı ağzı, çattığı kaşları, uzaklara dalan gözleri, hafifçe çıkık çenesiyle sanki her yerde cesur ve mert olacaktı. O domuz kesecekti… İnsan da mı? Düşünürken küçük elimi örtünün altında açıp kapadım, kendimi değersiz hissettim.

Annelerimizin yanından döndüğümüzde haberlerimizi birbirimize aktardık. İkimizin çıkış günü değişmişti, yarın ayrılıyorduk.

Babam, Yeni Yıl arifesinin karmaşasından, dönüşte annemin yorulmasından çekinmişti. Küçük arkadaşımın babası borcundan dolayı saklanmış, annesinin dönünce alacaklılarla karşılaşmasından çekinmişti. Bizim huzurlu bir günümüz daha vardı. 

Gece yarısı uzakta yakında birbiri ardına patlayan havai fişekleri dinledik. Sürekli yağan karla soğuğun sesi bize, yaşamın bir evresinin daha, şefkati ve kötülüğüyle yavaş yavaş sona erdiğini, yarın takınılacak alçak gönüllüğün neşe maskesinde olacağını söyleyecekti. Bu gece, havai fişek sesi, kasvetli sokaklarda, geçitlerde saklanan bilinmediğimiz duyguları sarsacaktı. 

Ürperdim, dönüp arkadaşıma baktım, alt dudağını ısırıyordu. 

Gece su gibi aktı, akışında geçip gitti. Ertesi güne varıldı, pusuluğunda küçük arkadaşımın yatağından gelen iç çekiş sesini dinledim. 

Gün aydınlandı. İki hemşire Yeni Yıl gülüşleri yüzlerinde geldi. Yıkanmak üzere yerimizi aldık. Bir hemşire kıyafetimi çıkardı, yerine küçük bavuldan aldığı beyaz iç çamaşırını ve uyku tulumunu giydirdi. Dışına fasulye yeşili renkte yumuşak dokumalı yünlü kıyafetle çorapları giydirdi. Giydirmeyi bitirerek kucağına aldı. Gülerek, “Çok güzel oldun ya, annen senin nasıl giydirileceğini biliyor,” dedi. Tatlı sözleriyle beni sıcak bastı, sinirlenerek ağlamak istedim.

Küçük arkadaşım da getirildi. Çok şaşırdım, neredeyse tanıyamayacaktım. Dışarısı için ona, içi pamukla astarlanmış kolları çok uzun büyük bir palto giydirilmişti. Alt kısmıysa tamir edildiğini belli eden dikiş iziyle yırtık, çok yıkanmış mavi renkte bir önlüğe sarılmıştı. O sanki bir bıçak gibi iki yana açılmış, başında pamuklu kumaştan şapkasıyla kucakta taşınan bir uçurtmaydı. Vücutlarımızı örten yığınlar arasından bakıştığımızda, beyaz kıyafetlerimizden çok farklıydık, birdenbire sessizleştim.

Biz ayrılıyorduk! Zihnen, fiziken, sonsuza kadar ayrılıyorduk! 

Küçük arkadaşım tekrar bana baktı, nazikliğinde utandı. Gülerek, “Güzel kıyafetlerin sana gerçekten yakışmış. Ben zırhımdayım, benim sınıfımın savaş alanında insanlar lapa yer ya!” dedi.

Hemşireler beyaz kıyafetleri toplayarak sepete attı. Tekrar bizi kucakta taşıyarak dışarı çıkardılar. Camlı kapıya ulaştığımızda, avazım çıktığı kadar ağlamaktan kendimi alamadım. Küçük arkadaşım

da dayanıklılığına rağmen ağlamadan edemedi. Birbirimize el sallarken, “Küçük arkadaş ya! Hoşça kal ya! Hoşça kal ya!” dedik. Ağlama seslerimiz, koridorun sonunda, kendi yolumuza giderkensönükleşti.

Annem giyinmişti, ayakta oda kapısının ağzındaydı. Babam küçük bavulu almış, yanında bekliyordu. Geldiğimi gören annem ellerini uzattı, zarifçe yüzüme baktı, gözyaşlarımı sildi.

“Küçük hazine ağlama! Evimize hemen döneceğiz. Annen seni seviyor, baban da seni seviyor,” dedi.

Annem, kucağındaki beni fasulye yeşili renkte yumuşak dokumalı küçük bir battaniyeye sarıp getirilen tekerlekli sandalyeye oturdu. Babam yanı başımızda bizi takip etti. Uğurlamaya gelen doktorla hemşirelere teşekkür edildi, hoşça kalın denildi, asansörle aşağıya inildi.

Yarısı cam kapıdan geçildiğinde, kapının hemen ağzında bir otomobil bekliyordu. Babam kapısını açtı, tipinin yoğun esintisiyle annem yüzümü hemen örttü. Tekerlekli sandalyeden kalkıp arabaya bindik. Annem battaniyeyi yüzümden çektiğinde arabanın içinin çiçekle dolu olduğunu gördüm. Babamla annemin ilgisinde, annemin kucağındaydım.

Bu sırada araba yavaşça ana çıkış kapısına yöneldi. Çıkışta, ilerlemeyen trafikte sıkıştık. Kafamı gayretle kaldırdığımda, on gün boyunca sabah akşam kaynaştığım küçük arkadaşım yolun karmaşası arasındaydı. Babası taşıyordu. Annesi arkadan kundak beziyle geliyordu. Bu iki kişi kapı ağzındaydı, arkaları bize dönüktü. Babasının başında geniş kenarlı fötr bir şapkası, üstünde pamuk astarlı paltosu vardı. Bu geniş kenarlı şapkanın altında küçük arkadaşım omzuna dayanmıştı, yüzü bize dönüktü. Kar taneleri kaşlarında, yanaklarındaydı. O gözlerini sıkıca kapatmış kederli onuruyla gülümsüyordu. Onun yaşam mücadelesi başlamıştı. 

Arabamız hızlandı. Yağan tipinin arasından süzüldü. Belli belirsiz uzaktan Yeni Yıl zilleri, çanları duyuluyordu. Annem kulağıma eğilerek, “Hazine, bak ne hoş, beyaz temiz bir dünya ya!” diye fısıldadı.

Ağlamaya başladım.

1931 senesinin 8. Ayın 5. Günü, Beiping

*Zhongguo Xiandai Ming Jia Xiaoshuo Xuan/Fen- Çin’in Çağdaş Ünlü Yazarların Öykü

Seçkisi/”Ayrılık”, Foreign Language Press, Beijing-China, 2002, s.272-291

**Fakir ailelerin doğum masraflarını üstlenen Yaşaltı Sevgi Cemiyeti

MODERN ÇİN EDEBİYATININ ÖYKÜSÜ - Hazırlayan: Afife Hellena Sözmen

Yeni hesap oluştur

Kayıtlı bir hesabım var
Giriş yap veya Şifre sıfırla