• -30%
  • Yeni

NEOLİBERALİZM, BİLGİ VE ÜNİVERSİTELER

₺32,00
₺22,40 30% kazanın
Vergi dahil

Derleyen: Mete Kurtoğlu

Sayfa Sayısı: 296

İlk Baskı Yılı: Ekim 2019

Adet

  • Üyelik Sözleşmesi Üyelik Sözleşmesi
  • Mesafeli Satış Sözlemesi Mesafeli Satış Sözlemesi
  • İade / İptal / Değişim İade / İptal / Değişim

Elinizdeki kitap, Türkiye’de yeni bir akademik alan olarak gelişmekte olan yükseköğretim araştırmaları için bir kaynak kitap olması temennisi ile, eleştirel bir giriş olarak hazırlandı. Tabi ki Türkiye’de üniversite üzerine akademik tartışmalar yeni değil. Ancak, dünyadaki gelişmelere paralel olarak, Türkiye’de yükseköğretim araştırmalarının uluslararası ve disiplinler arası bir akademik alan olarak gelişimi ve bu alana özgü araştırma merkezleri, kongre ve bilimsel dergilerin ortaya çıkması yeni bir durum. Bu gelişmenin bağlamı kitabın ilk makalesinde genişçe ele alındığı için burada lafı uzatmayacağım. Özetle, olağan dönemlerde üniversite kurumu kendi üzerine bilimsel düşünme egzersizlerine pek ihtiyaç duymazken; toplumsal dönüşüm dönemlerinde ortaya çıkan krizlerin, bir sosyal kurum olarak üniversite üzerine tartışmaları yoğunlaştırdığını görmekteyiz. İçinde bulunduğumuz dönemin de böyle bir kriz dönemi olduğuna şüphe yok. Bu durum, bir yandan beşerî bilimler geleneğinden aşina olduğumuz felsefe temelli üniversite ideası, bilginin toplumsal işlevi, üniversitenin geleceği ve üniversitenin toplumun geleceğindeki rolü gibi temel tartışmaları yeniden alevlendiriyor. Diğer yandan; yükseköğretimin bilgi ekonomisine geçiş söylemi ile birlikte hükümetler açısından bir politika önceliği haline gelmesiyle, üniversite-sanayi iş birliği, bölgesel kalkınma stratejileri, istihdam stratejileri, yükseköğretimin kitleselleşmesi ve uluslararasılaşması, yükseköğretim yönetimi gibi konular politika odaklı akademik çalışmaları öne çıkardı. Yükseköğretim araştırmalarının gelişimini bu iki bağlamda sistematikleşmeye başlayan akademik araştırmalar üzerinden düşünebiliriz.

Bu kitap, alanın uluslararası gelişimine katkı sağlamış önemli yazarların metinlerinden bir seçki olarak derlendi. Odağında ise; yükseköğretim araştırmalarının gelişimi, bilgi ekonomisi söylemi ile modern üniversite ideası arasındaki çatışma ve yükseköğretimin kitleselleşmesi ile ortaya çıkan çeşitli politika gündemleri yer alıyor. Kitabın ilk bölümünde; yükseköğretim araştırmalarının dünyada ve Türkiye’de disiplinler arası ve uluslararası bir araştırma alanı olarak ortaya çıkışı, kapsadığı konular, politika yapıcılar üzerine etkileri, sorunları ve geleceği tartışılıyor. İkinci bölümdeki metinler; “bilgi” üzerine felsefi ve iktisadi tartışmalar üzerinden postmodernizm ve bilgi ekonomisine geçiş bağlamında modern üniversite ideasını ve üniversitenin değişen işlevlerini ele alıyor. Üçüncü bölümde, yükseköğretim politikalarının gündemine ilişkin olarak yükseköğretimin kitleselleşmesi, diploma enflasyonu, yükseköğretime erişim, uluslararası sıralamalar ve kurumsal çeşitlilik başlıkları inceleniyor. Sonuç kısmında ise, dünya genelinde güçlenmekte olan otoriterleşme eğilimleri karşısında üniversitelerin demokratik bir toplumun inşasındaki rolünü vurgulamak üzere Henry Giroux’nun “tehlikeli düşünmeye” çağrısı yer alıyor.

Kitabın editörü olarak, derleme içerisindeki metinlere değinmeden önce, bu kitabın içeriğinin oluşumundaki etkisinden dolayı bir yükseköğretim araştırmacısı olmama vesile olan kişisel deneyimlere kısaca yer vermek isterim.

2007 yılında ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde yüksek lisans öğrencisiyken ODTÜ Rektörlüğü’ne bağlı Değişim Programları Ofisi’nde çalışıyordum. Daha önceki öğrenci temsilciği ve AEGEE-Ankara (Avrupa Öğrencileri Forumu) deneyimlerimden dolayı Erasmus programı ve Bologna sürecinden haberdardım. Bu deneyimlerin de etkisi ile, üniversitelerde Bologna Sürecini tanıtmak üzere YÖK tarafından desteklenen, o dönemki “Ulusal Bologna Uzmanları Takımı”na “öğrenci katılımı ve sosyal boyut” konularında sunumlar yapmak üzere dahil oldum. Bir yüksek lisans öğrencisi olarak böyle bir takım içerisinde üniversite yönetimlerinde çeşitli görevler almış profesörlerle bir arada olmak, ziyaret ettiğimiz üniversitelerde Bologna süreci ve yükseköğretim politikalarına dair tartışmalara şahit olmak muhteşem bir deneyimdi. Bu deneyimin etkisi ile doktora çalışmamı yükseköğretimin dönüşümü üzerinde yürütmeye karar verdim.

O dönem, henüz üzerinde yeterince akademik okuma yapmadığım için Bologna Sürecini nereye oturtmam gerektiğinden pek emin değildim. Bologna sürecini tanıtan bir kişi olarak ise anladıklarım şunlardı;

Dünyada “küresel bilgi ekonomisine geçiş için yükseköğretimin dönüştürülmesine” yönelik güçlü bir eğilim vardı ve Bologna Süreci, Avrupa Konseyine üye ülkelere bu dönüşüm için yol gösterici bir çerçeve ve uygulamaya yönelik çeşitli araçlar sunuyordu. 

Türkiye’de yükseköğretim sisteminin oldukça fazla birikmiş sorunu vardı ve gündelik siyaset tartışmalarından kendini alıkoyamayan bu üniversite ortamında bu sorunların sistematik akademik tartışmalarla ele alınması ve kapsamlı reform planları üretilmesi mümkün olmuyordu. 

Bu bağlamda Bologna süreci, AB adaylık sürecinde bir ülkede yükseköğretimin Avrupa ile entegrasyonu ve Türkiye’nin bilgi ekonomisine geçiş gündemini ıskalamaması hedefleriyle, o dönem için, oldukça ikna edici bir reform çerçevesi sağlıyordu. Erasmus programı ve AB araştırma fonlarına katılım da öğrenci ve araştırmacıların uluslararası deneyim kazanmaları açısından yükseköğretim kurumlarını bu reformları uygulamaya teşvik etti.

Nitekim, siyasal bağlam oldukça değişmiş olsa da YÖK, adını daha düşük profilde dillendirerek Bologna Süreci kapsamındaki reformlara devam etti. Günümüzün egemen siyasal bakışını yansıtan bir örnek olarak, 2017’de YÖK tarafından Ankara’da düzenlenen "İslam Ülkeleri Rektörleri Forumu" sonucunda yayınlanan "İslam Dünyası Yükseköğretim Alanının Oluşturulması Konferansı-Ankara Bildirgesi"  dahi; Avrupa Yükseköğretim Alanını  inşa eden Bologna sürecinin yeterlilikler çerçevesi, ortak kredi transfer sistemi, kalite güvence sistemi, değişim programları gibi araçlarına dayanmaktadır.

Böyle bir kitap hazırlama fikrinin oluşumuna katkısı açısından, “Bologna uzmanlığı” dönemine dair daha akademik gözlemlerimi de paylaşmak isterim. İlk olarak, lisans ve yüksek lisansını siyaset bilimi alanında tamamlamış bir kişi olarak üniversiteyi temelinde bir Aydınlanma kurumu olarak görüyorum. Bu -her şeyden önce- üniversiteyi; aydınlanma değerlerini savunan bir “ideası” olan; tarihsel olarak din, devlet ve piyasa karşısında görece özerkliğe sahip; bilimsel bilgi üretimini tüm insanlığın (evrensellik iddiası) ve daha güncel yorumu ile tüm canlıların (“ekolojik üniversite”) hizmetine sunması beklenen sosyal bir kurum olarak anlamak demek. Bu açıdan, Bologna süreci ile “küresel bilgi ekonomisi için yükseköğretim” söylemi ile tanıştığımda ilk düşünsel tepkim “nasıl yani, her kapsamlı ekonomik dönüşüm döneminde yeni bir üniversite modeli mi inşa edilecek? Bu üniversitenin tarihsel konumuna ve evrenselliğine aykırı!” olmuştu. Bu derdimi saklı tutmakla birlikte, daha gerçekçi bir okuma ile üniversite tarihinin bilimsel bilginin üretim süreçlerindeki işlevinden ve dolayısıyla da kapitalizmin tarihinden bağımsız anlaşılamayacağından emin oldum.

“Küresel bilgi ekonomisi için yükseköğretim” söylemi ile tanışmamın ikinci şaşkınlığı ise bilimsel bilginin toplumsal konumu üzerine oldu. Burada 1960’lardan itibaren birbiriyle rekabet halinde olan ve sonunda ekonomik olanın galip geldiği “bilgi toplumu” ve “bilgi ekonomisi” söylemlerinden söz edebiliriz. Özetle, ilki açısından bilişim teknolojilerinin gelişimiyle ve yükseköğretimin kitleselleşmesiyle birlikte, bilimsel bilginin toplumda yaygınlaşarak demokratikleşmesi ve daha eşitlikçi bir toplumun inşasında üniversitelerin merkezi bir rol oynaması öngörülüyordu (ör. Daniel Bell). İkinci söylemde ise ana üretim faktörü olarak bilginin ekonomik değeri öncelikli hale gelirken, üniversitelerin ekonomik büyümenin motoru olacağı öngörülüyordu. Hatta, Peter Drucker gibi örneklerinde bu durum sınıf çatışmasının sonlanacağı kapitalist-ötesi bir topluma yol açacaktı. Çatışmalı olsalar da, her iki söylemde de bilimsel bilginin artan önemi ve merkezi konumu nedeniyle üniversitelerin yeni kültürel misyonlar edinerek toplumsal dönüşüme daha güçlü bir şekilde etki etmesini beklemek ya da ummak çok da yanlış olmaz. Peki o zaman yükseköğretimin dönüşümünde üniversitelerden söz ederken neden çoğunlukla edilgen bir dil hâkim? Bilim kurumu olarak tüm bu bilgileri üreten üniversitelerin toplumsal konumlarının daha etkin olması ve de dünyanın dönüşümüne dair söyleyecek daha güçlü sözleri olması gerekmez miydi? Bunu iktidar ve piyasa gibi dış belirleyiciler karşısında üniversitenin görece özerkliğini ve de eleştirel konumunu kaybetmesi olarak mı okumalıyız? Ya da belki de, bir Aydınlanma kurumu olarak üniversiteye Humboldt geleneği üzerinden atfedilen değerler bir gerçeklikten çok bir mite mi tekabül ediyor? Bu tartışmaya, Lyotard’ın Postmodern Durum metni üzerinden bilimin ve de aydınlanma üniversitesinin bir meşruiyet krizi içerisinde olduğu iddialarını da ekleyebiliriz.

Üniversite üzerine yukarıdaki özetlediğim çerçevedeki tartışmaları ele almak üzere; bilginin dönüşen işlevi, üniversite ideası, postmodernite ve neoliberalizm üzerine yazılardan oluşan bir çerçeve olarak kitabın ikinci bölümündeki metinleri seçtim. Sosyal bilimlerde yaygın olan üniversite ya da akademinin dönüşümü üzerine felsefe ve politik ekonomi kökenli tartışmaların bu çerçevede olduğunu söyleyebiliriz. 

Diğer yandan, bir politika alanı olarak yükseköğretimi ele alan çalışmaları araştırırken ABD. ve Avrupa’da 1960’lardan itibaren gelişen bir yükseköğretim araştırmaları alanı olduğunu, 1990’lardan itibaren uluslararasılaşan bu alanda ciddi araştırma merkezleri, bilimsel dergiler, lisansüstü programlar ve araştırma ağları bulunduğunu ve politika geliştirme süreçlerine etki edebildiklerini gördüm. Buradaki söylem değişikliğini vurgulamamda yarar var: 1960’lara kadar üniversite, görece özerk ve tekil kurumlar olarak ele alınırken; yukarıda değindiğim bilgi toplumu/ekonomisine geçiş süreci ve demografik değişimin etkisiyle üniversitelere artan talep sonucunda, hükümetler açısından bir ulusal sistem içerisinde işleyen kurumlar olarak ele alınmaya başladı. Yükseköğretim, yükseköğretim sistemi gibi ifadelerin yaygınlaşması bu döneme denk gelmektedir. Bu bağlamda da; yükseköğretimin kitleselleşmesinin yükseköğretim sistemleri ve üniversiteler açısından sonuçları, ortaya çıkardığı farklı kurum tipleri, misyon farklılaşması, yükseköğretime erişim politikaları, yükseköğretim yönetimi gibi konular yükseköğretim araştırmalarının bir akademik alan olarak gelişimde önemli rol oynamıştır. Kitabın üçüncü bölümünde de bu çerçevede yükseköğretim politikalarına odaklanan çeşitli metinlere yer verdim. 

Bu alan Türkiye’de de gelişmektedir. Ancak bu alandaki çalışmaları incelediğimde sosyal bilimlerdeki üniversite, bilgi ve bilim üzerine temel tartışmalar ile yükseköğretim araştırmalarındaki politika odaklı çalışmalar arasında ciddi bir kopukluk olduğunu gözlemledim. Kitabın içeriğini oluştururken elimden geldiğince bu tartışmaları bir arada ele alan metinleri derlemeye çalıştım. Bu alanda çalışan araştırmacılar için yararlı bir kaynak kitap olarak değerlendirilmesini diliyorum. Kitabı oluştururken “şu konu ya da şu metin de mutlaka yer almalı” derken seçimler yapmakta oldukça zorlandım. Kitabın hacmini de makul tutmam gerekiyordu. Bu açıdan da bu kitabın bir başlangıç olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Kitabın içeriğine dönersek;

Yükseköğretim araştırmalarının gelişimine odaklanan ilk bölümün ilk makalesinde Mete Kurtoğlu; alanın dünyada ve Türkiye’deki gelişimini, kapsamını ve aktörlerini incelerken; sosyal bilimler ile daha güçlü bağlara sahip bir yükseköğretim araştırmaları için eleştirel yükseköğretim araştırmaları için bir çağrıda bulunuyor. Takip eden makalede ise, alanın öncü isimlerinden Ulrich Teichler; yükseköğretim araştırmalarının kitleselleşme, uluslararasılaşma, genç işsizliği, örgütsel değişim gibi farklı boyutlarını ele alırken yakın geçmiş yerine gelecek odaklı çalışmaların alanın gelişimi ve yükseköğretimin geleceği açısından önemini vurguluyor.

İkinci bölümün başında, Gerard Delanty üniversite ideası üzerine felsefi tartışmaların tarihini (Kant, Newman, Humboldt, Parsons, Touraine, Habermas vd. üzerinden) ustalıkla incelerken, küresel dönemde bilginin değişen değer ve işlevinin modern üniversite ideasına etkilerini ve yarattığı meşruiyet krizini ele alıyor. Bu metne bir yanıt olarak düşünebileceğimiz makalesinde Ronald Barnett, süper-karmaşıklık çağı olarak tanımladığı bu dönemde ‘bilginin sonu tezi’ karşında üniversite ideasını savunmanın yollarını arıyor. Bunu yaparken Delanty’nin meşruiyet krizine dair iddialarına karşı çıkarak, karmaşıklık çağında eleştirel bir eylem alanı olarak üniversiteyi bir belirsizlik epistemolojisi üzerinden tartışmaya açıyor. Takip eden makalede Michael A. Peters, Dasei ve Hayek’i temel alarak, beş önerme üzerinden bilginin ekonomik işlevi üzerine politik ekonomi yaklaşımların izini sürüyor ve bu yaklaşımların sınırlılıklarını tartışıyor. Üniversiteleri ekonomik büyümenin motoru olarak gören egemen yaklaşımların kuramsal arka planının eleştirel bir değerlendirmesi için önemli bir katkı sunuyor. Bölümün son metninde ise Bob Jessop, bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi söylemleri temelinde gelişen akademik kapitalizm ve girişimci üniversite tartışmalarını kapitalizmin 1970’lerdeki krizi sonucunda, yükseköğretim ve araştırma alanlarını dönüştürme girişimi olarak ele alıyor. Bununla birlikte; ticarileşme, finansallaşma ve ekonomikleşme üzerinden akademik kapitalizmin yükselişini, girişimci üniversiteyi ve akademik kapitalizmin çeşitlerini yeniden düşünmek üzere üç düşünce deneyi sunuyor.

Üçüncü bölüm, yine alanın önemli isimlerinden Philip G. Altbach’ın elit yükseköğretimden kitlesel yükseköğretime geçişin yükseköğretime erişimde fırsat eşitliği, yükseköğretimin finansmanı ve yönetimi, kurum çeşitliliğinin artışı, akademisyenliğin dönüşümü ve öğrenci kültürünün dönüşümüne dair boyutlarını ortaya koyduğu makalesi ile başlıyor. Bu makaleyi, ‘Credentials Society’ çalışması ile tanıdığımız Randall Collins’in yükseköğretim politikalarında karşılaşılan çoğu sorunun temelinde diploma enflasyonunun yattığını öne sürdüğü metni takip ediyor. Diploma enflasyonu öğrencileri yükseköğretimde oyalayan bir tür sosyal güvenlik politikası gibi görülebilir mi? Metin ayrıca diploma enflasyonunun sosyal bilimlere, entelektüel kaliteye ve akademisyenliğe etkilerini tartışıyor. Bölümün üçüncü makalesinde, INCHER-Kassel’de araştırmacı olarak çalışmış ve doktora çalışmasını Ulrich Teichler danışmanlığında Bologna Sürecinin Sosyal Boyutu üzerine tamamlamış olan Yasemin Kooij, yükseköğretime erişimde fırsat eşitliğinin kavramsal çerçevesini sunuyor ve Bologna süreci özelinde sosyal boyutun nasıl diğer politika önceliklerinin gölgesinde kaldığını tartışıyor. Sonraki metinde ise Ellen Hazelkorn, muhtemelen yükseköğretim politikalarının en popüler gündemi olan uluslararası sıralamaları sorguluyor: Bu sıralamalar nasıl ortaya çıktı ve metodolojik sorunlarına rağmen neden bu kadar ilgi gördüler? Metinde, world-class üniversiteleri ön plana çıkaran bu ölçüm sistemlerinin yarattığı rekabet sonucunda yükseköğretim kurumlarında benzeşmeye ve tek tipleşmeye yol açmasını eleştirirken ülkelerin önündeki tercihleri değerlendiriyor: dünya çapında az sayıda üniversiteye sahip olmak mı, dünya çapında bir sisteme sahip olmak mı? Bu bölümün son metninde ise Mete Kurtoğlu, kitleselleşmenin etkisiyle çeşitlenen kurum tiplerini işlevsel farklılaşma olarak ele alan kurumsal çeşitlilik literatürünün dünyada ve Türkiye’deki yansımalarını ele alırken bu literatürün dışarıda bıraktığı alternatif üniversite idealarını gündeme taşıyor.

Sonsöz olarak yer verdiğimiz makalede ise eleştirel pedagojinin öncü isimlerinden Henry Giroux, kitap boyunca ele alınan yükseköğretim politikalarına ilişkin konuları, bu kez demokratik bir toplumun var olması ve sürdürülebilmesi için bir eleştirel kamusal alan olarak üniversitelerin sorumlulukları üzerinden tartışıyor. ABD’deki otoriterleşme sürecini temel alan bu metin, ülkemizde ve dünyada “en başarılı yükseköğretim modeli” olarak görülen bu sistemin eleştirisini sunarken; tüm dünyada demokratik bir toplum için üniversitelerin rolünü ve geleceğini yeniden düşünmek için güçlü bir çağrıda bulunuyor.    

Bu kitap ile birlikte, bu alana ilgi duyan araştırmacılar için yararlanmak isteyebileceği, Notabene Yayınları’ndan üniversite meseleleri üzerine daha önceki yıllarda yayınlanmış şu kitapları da hatırlatmak isterim:

Michael Peters ve Ergin Bulut: Bilişsel Kapitalizm, Eğitim ve Dijital Emek

Veysel Erat ve İbrahim Arat: Dünyada ve Türkiye'de Bilim-İktidar İlişkisinin Evrimi

Damla Öz & Ferda Dönmez Atbaşı & Yalçın Bürkev: Gerçek, Yıkıcı Ve Yaratıcı: Dünyada ve Türkiye’de Üniversite, Eğitim, Gençlik Mücadeleleri

Deniz Ali Gür: Bilginin Dinselleştirilmesi

Kuvvet Lordoğlu: Akademisyenlerin KHK Öyküleri

Yalçın Bürkev: ODTÜ-Tarih Direniyor

Ve teşekkürler…

Öncelikle tüm yazarlara metinlerini kitaba dahil etmek istediğimde gösterdikleri motive edici yaklaşımları ve “bilginin kamusallığını” destekleyerek, çeviri ve yayın izni için gösterdikleri kolaylıklar için sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Bu alanın en saygın isimleri arasındaki insanların, yazışmalar sırasında “bu derlemede yer almak onur verici” gibi oldukça mütevazı ifadeler kullanarak bu çalışmayı desteklemesi benim için çok değerliydi.

Tabi ki bu kitap bir kolektif çalışmanın ürünü. İngilizce metinleri Türkçeleştirerek sizlere ulaşmasında en az yazarlar kadar katkı sağlayan Cansu Albayrak, Gülizar Karahan Balya, Aylin Turgut Ecevit ve Caner Özdemir’e; metinlerin gözden geçirilmesindeki katkıları için Gülizar Karahan Balya, Esin Hamdi Dinçer ve Savaş Taş’a ve kitabın redaksiyonunu üstlenerek son halini almasını sağlayan Duygu Altınoluk’a dostlukları ve kitaba sundukları koşulsuz destek için sonsuz müteşekkirim.

Mete Kurtoğlu

01.02.2019, Trabzon