• -30%
  • Yeni

FELSEFE TARİHİ - 2.CİLT: PLATON'DAN ORTA ÇAĞ FELSEFESİNE

₺50,00
₺35,00 30% kazanın
Vergi dahil

Yazar: G. W. F. Hegel

Çevirmen: Doğan Barış Kılınç

İlk Baskı Yılı: Eylül 2019

Sayfa Sayısı: 408

Adet

  • Üyelik Sözleşmesi Üyelik Sözleşmesi
  • Mesafeli Satış Sözlemesi Mesafeli Satış Sözlemesi
  • İade / İptal / Değişim İade / İptal / Değişim

Spekülatif bir yolculuk

“İdea önümüzde ve edimsel olarak bulunur, uzaklarda ve gizlilik içinde yatan bir şey olarak değil” (Hegel, Mantık Bilimi)

Hegel’in Felsefe Tarihi’nin çevirisini yapan Doğan Barış Kılınç İkinci cildin Türkçe baskısına benim sunuş yazmamı istediğinde, zaten ilk cildin sunuşunda Hegel’in felsefe tarihini nasıl kavradığına dair genel bir betimlemeyi ustaca yaptığını, dolayısıyla da İkinci cildin de kendisi tarafından sunulmasının daha uygun düşeceğini ya da ilk sunuşu kimi kısaltmalar ya da eklemelerle tekrar gözden geçirmenin yeterli olacağını ifade etmiştim. Lakin hem Hegel’in Felsefe Tarihi’nin kontrol sürecini birlikte yürütmemiz hem on yılı aşan üniversitedeki oda arkadaşlığımız hem de Hegel metinlerinde olduğu gibi Lukacs’ın* çeviri ve kontrol süreçlerini beraber götürmemizden olsa gerek bu konuda ısrarcı oldu. Tüm bu ortak mesailer süresince kullanmış olduğumuz dilden kurduğumuz cümlelerin yapısına kadar; ve giderek de önce duyusallığımızın yöneldiği nesnelerin, söz konusu nesneler hakkındaki tasarımlarımızın ve en nihayetinde nesnelerin tasarımlarına dair düşüncelerimizin ortak bir kavramsal haznenin çeperinde ifade edilmeye başlandığını; Kavramsal ortaklığın belki de zorunlu bir getirisi olarak odaklandığımız herhangi bir problemle ilgisinde o problemin diğer varolanlarla ilişkisini de -kimi zaman bir zorunluluğun ya da belirli bir mantığın etkisindeymişiz gibi, ama tamamen doğal olarak- ortak bir zeminde kurmaya başladığımızı gözlemledik.

Fakat zemindeki yapısal ortaklık -ya da benzeşme- günümüzde sıkça başvurulan, ayrıma karşı dikatomik biçimde ileri sürülen özdeşliğin kötü bir tasarımı olarak değil, bir kavşakta ayrılan ve çok zaman birbirinden oldukça da uzak düşen; ama bir başka yol ağzında yine birinin diğerini beklediği -ve gördüğü-, ne kadar uzak düşseler de bir yerlerde karşılaşabilme olanağının edimselleşen zeminin yapısal bir özelliği olarak düşünülmelidir. Şimdi ve buradayı anlamamızı sağlayan kavrayışımızın ortak zemini, kimi zaman birbirinden tamamen farklı yönlere dağılan kimi zaman da kesişen ya da ortak istikamete yol almamızı sağlayan işte bu görünüşte rizomatik ama başlangıcını sonradan (kimi zaman teorik kimi zaman da pratik mücadeleler içinde -bir kampfplatzda) edimselleşmeler aracılığıyla inşa eden gerçekliğin ve düşüncenin hareketindedir.

Peki yukarıdaki iki tekil düşüncenin ortak zeminini kuran hareket neden Düşüncenin zeminini de kuran hareket olarak düşünülmesin; bu hareketin bir formu var mıdır; gerçeklik ve düşünce bu forma ortak olarak mı sahiptirler; belirlenimsiz hareketin form kazanmasını sağlayan ilke nedir, nerededir ve nasıl oluşmuştur, daha da önemlisi Var mıdır? Felsefe tarihinde Hegel, bu sorulara bir cevaptır; ama ilgi çekici olan, Felsefe Tarihi de Hegel’de bu sorulara cevaptır. Tarihte (ve zamanda) düşüncenin hareketinin türlülüğü, çeşitliliği ve farklılığını ayrımları aracılığıyla koyutlayan tasarımları, tek bir Düşüncenin kendini dağıtan, çoklaştıran ve sonra toplayıp birleştiren hareketinin fenomenleri olarak görmek; bu uzamsal ve zamansal hareketi Düşüncenin kendini inşası olarak kavramak; eklektik ve zamanda ardarda gelen ya da uzamda yan yana duran düşüncelerin, bu ardardalığı ya da yanyanalığı kuran dinamik bir form aracılığıyla görünüşe geldiğini söylemek; Felsefe Tarihini düşüncenin, duyusallıktan, tikellikten, öznellikten koparak kendi formunu kazanmasının ve Kavramının oluşmasının tarihi olarak yapılandırmak; ve dehşetengiz genişlikteki bu projeyi -Felsefe Tarihini Felsefenin tarihi haline getirmeyi- Tinin Fenomenoljisi ve Mantık Bilimi’nde geliştirdiği kılı kırk yaran metodolojisini arkasına alarak gerçekleştirmek; Sanırım Hegel’i, Aristoteles’i bile o zamana kadar anıldığı haliyle aşarak, Filozof olarak ıralayan budur.

Felsefe tarihi ile Felsefeyi bir olarak düşünmek, felsefe tarihini felsefenin kendi Kavramına ulaşmasının zamansal ve uzamsal yayılımı içinde kavramaya çalışmak, bu tarih içinde yer alan düşünürlerin düşüncelerinin soyutlanmak suretiyle birbirlerinden türetilebilmesini göstermeyi gerektirir her şeyden önce; hem de bu sadece birkaç düşünürün düşünceleri arasındaki ilişkiselliği göstererek tüketilebilir değildir. Baştan sona bir ilkenin egemenliğinde, düşüncelerin Düşüncenin momentleri olarak belirleneceği oldukça geniş bir spekülasyonu gerektirir. Söz konusu spekülasyonun formu Hegel için zaten hali hazırda mevcuttu; Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’nde tüm deneyimden azade kılınmış aklın bilgi üretim süreci duyusallık ve anlama yetisinin ‘form’ları ve ‘kategoriler’i aracılığıyla nesnesini ancak ve ancak fenomen olarak belirleyebilirken Us’un ‘ide’leri, koşullulukla (ya da sonlulukla) ıralanan fenomeni psikolojik (ruh) ve teolojik (tanrı) ideler aracılığıyla koşulsuz olarak tamlığına ulaştırıyordu. Aklın karşı konulamaz isteği olarak tamlık ya da bu koşulsuza ulaşma isteği Kant için keyfi değil, zorunlu bir işleyişti; formu açısından gayet meşru olan bu bilgi üretim süreci kendi işleyişine içkin olmayan aşkın bir ide aracılığıyla belirlenim kazandığında ise kuruntunun mantığı, özdeşlik iddiasında olan ama bu iddiasının hiçbir biçimde gerekçelendirilemeyeceği ‘bilgiler’ ortaya koyuyordu. O halde Hegel’in önünde bulduğu ilk sorun dışsallık aracılığıyla belirlenenin ‘bilgi’ olarak kendini ortaya koymasına karşı, bir başka ‘bilgi’ iddiasını ileri sürmek değil; ‘bilgi’ olma iddiasının, kendisini -formel dahi olsa- gerekçelendirmesini ve temellendirmesini sağlayacak içkinlik düzlemini kurmakla ilgiliydi. Akıl ile gerçekliği birbirinden ayıran, rasyonel olan ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi, rationun mantıksal formuna göre belirlenmesi gereken bir gerçeklik düzleminde kurgulayan klasik idealizm ve rasyonalizmden farklı olarak Hegel “gerçek olan ussaldır ussal olan gerçektir” itirazını dillendirdiğinde tam da yapmak istediği şey, aklın mantıksal formunun aşkın bir idealite olarak gerçekliğe dayatılmasına karşı akıl ve gerçeklik arasındaki hiyerarşik ilişkiyi bozmaktır. Gerçekliğin mantığı, aklın nesnesine karşı ilgisiz mantıksal formundan ona aktarılan bir şey olarak değil bizzat gerçekliğin hareketinin kendisinden çıkmalı ve ancak bu hareketin içkin gelişimi aracılığıyla belirlenmelidir. Dolayısıyla ussal olanın mantıksal formunun kendisi, bırakın gerçekliğe dayatılan bir şey olmayı sadece gerçekliğin kendisinin hareketinden ortaya çıkmış bir form olabilir; gerçek olan bu manada ussaldır, yoksa rationun mantıksal formuna uyması hasebiyle değil. O halde felsefenin ne olduğu ya da nasıl tanımlanacağı da düşüncenin tekillik ve öznellikle belirlenmiş -ki bu çok ustaca ya da dahice yapılmış bir belirleme de olabilir- iddialarından değil, felsefe tarihinin kendi içkin gelişiminin tarihinden belirlenir.

Akşamın alacakaranlığı çöktüğünde Minerva’nın baykuşunun gözlerinden önünde uzanan 2500 yıllık felsefe tarihine bakan Hegel bu tarihi Düşüncenin kendisini belirleyen tüm dışsallıktan kurtulmasının ve kendini içkin belirleyişi aracılığıyla kendinde ve kendi için olmasının, Düşüncenin bir yükselişinin ve özgürlüğünü ilan etmesinin tarihi olarak okur. Saf Aklın hayalinin gerçeklikle dolayımlanan ve haliyle saf olmayan bu gerçekleşmesi elbette ki aşkınlık ve dışsallıkla ilgili zayıf saldırılara maruz kalacaktır, Hegel’in diyalektik ve spekülatif mantığını yeni bir aşkınlık girişimi olarak niteleyenler de olacaktır; Ama şu unutulmamalıdır ki kendini herhangi bir içerikten değil de salt form ve kendi tarihiyle içkin olarak belirleyen bir formun gerçekliğin ve düşüncenin kendi hareketinden çıkarılması ile gerçekliğe ve düşünceye keyfi olarak dayatılan mantıksal formların dışsallığı apayrıdır ve bu gerçek anlamda bir ayrımdır. Elbette çokluğu birlik olarak örgütleyen gerçeklikteki ve düşüncedeki her müdahale zor aracılığıyla belirlenir ve zor klasik anlamıyla sürece dışsalmış gibi düşünülür. Fakat dışsallığın ve zorun bu belirlenimi bile -kendisi fark etmese ve ondan kaçınmakla ıralanır olsa da- düşüncenin, düşünce ile gerçekliği birbirinden ayrı ve birinin diğerine göre uyumlulaştırılacağı pratikten azade ve salt epistemolojik düzlemde algılayan düalizmin kötü bir kipinde olduğu haliyle gerçeklikle özdeş kılmak gibi eski bir talebini, tüm düşüncenin ezel ebet talebi olarak algılayan bir önyargıyla maluldür. Hakikatin bir giz olarak hiçbir yerde olmadığını ve hakikat diye adlandırılanın kendi tarihiyle ilgisinde bir inşa olduğunun söylendiği her yerde bir dışsallık olarak zor iş başınadır ama zor sürecin kendisine içkin ve o süreç aracılığıyla ortaya çıkmıştır. Mesela zamanımızda sermaye çokluğu birlik olarak örgütlerken zora başvurmaktadır, diğer tüm varolanları kendi formunda örgütleyerek birlik iddiasını gerçek kılar; hakikat değildir ama diğer yandan da gizlenmiş bir hakikat olmadığı için tarihin içkin gelişiminin bir sonucu olarak da hakikattir. Aynı sonuç Düşünce açısından da geçerlidir; Düşüncenin Hegel’de gelmiş olduğu pozisyon klasik anlamda bir hakikat değildir, lakin Düşüncenin kendi içkin hareketinin sonucu olarak ortaya çıkmış gerçek bir varoluştur ve dolayısıyla Hakikattir; çünkü daha fazlası yoktur. O yüzden Felsefe de ancak felsefe tarihinin içkin gelişimi aracılığıyla gelmiş olduğu noktadan ve ancak formu ile tanımlanabilir: Düşüncenin, kendini tarih boyunca belirleyen dışsallıklardan azade olmuş kendinde formu ile; Felsefe Tarihi bu özgürleşmeyi göstermektedir.

Hegel’e göre Felsefe, Düşüncenin kendi idealitesini gerçekliğe zarif bir şekilde teklif eden, bu yönüyle de gerçekliğin dinamik ve diyalektik ontolojisinin belirli temsiliyetler aracılığıyla hakikatin o göz kamaştırıcı ışıltısının altında görünmez kılındığı bir etkinlik değildir; ama bu söz konusu çaba da felsefe tarihinden ayrı değildir. Düşüncenin kendi özgürlüğüne yol alışının olumsuz ussal uğrağındaki bu soyut evrensel ve özdeşliğin kötü bir kipine dayalı tasarımları, Hegel’in özdeşlik düşüncesi ile ayrım gözetmeden bir tutmak da düşüncenin bu yetkin ustasını oldukça keskin bir neşterle analiz etmektense kör bir baltayla tanınamaz hale getirme sonucunu doğuracaktır. Diyebilir miyiz ki Hegel özdeşliğin bu kötü kiplerini kullanmamıştır? Ya da şunu söyleyebilir miyiz: Gerçekliğin ontolojik ve yapısal işleyişindeki geçişliliği mantığın formel işleyişi ve zorunluluğuyla bir araya getirme görevi, Hegel’de -özellikle de devlet ve hukuk tartışmalarında- mantığın formelliğinin gerçekliğin içeriğini örtmesi ile sonuçlanmamıştır? Daha açık soralım; Tinin mantıksal hareketinin formu ile gerçekliğin ontolojik yapısını kusursuzca örtüştürme çabası toplumsallığın ozgül ontolojisini, mantıksal kategorilerin birbirinden türetilme ilişkisine benzetme amacına feda edilmemiş midir? Marx, Hukuk Felsefesinin Eleştirisi’nde devlet ve sivil toplum arasındaki ilişkiyi Hegel’in ele alış tarzını tam da bu yönde eleştirmiyor muydu; ya da Grundrisse’de, Hegel’in gerçekliği düşüncenin mantıksal kategorilerindekine benzer biçimde türetme hayaline kapıldığını söylerken belki de Hegel’i kendi düşüncesiyle çelişkiye düşmekle suçluyordu. Maymunun anatomisinin insanda gizli olduğunu söyleyen Marx, tam da Hegel’in Minervanın Baykuşunun retrospektif spekülasyonuna uygun biçimde konuşurken, Hegel siyasal alanda neden erken öten bir horoz misali davranıyordu. Felsefe tarihinin uzun yolculuğuna vakur gözlerle bakan bu adam Düşüncenin, kendisini de bu tarihe eklemleyen hareketini görmeyecek bir kibre kapılmış olabilir mi?

Ama bir Sunuşu böyle “acaba”lı sorularla bırakmayalım da polemiğe çağrı olabilecek daha net iddialar dile getirelim; ki Hegel ile yanyanalığımız da ayrılığımız da belirgin hale gelsin. Felsefe tarihi Düşüncenin kendi özgürlüğüne doğru yükselişinin ve kendini belirleyen tüm dışsallıklardan kurtularak kendi formunu bulmasının bir tarihidir. Fakat felsefe tarihinde Düşüncenin bu yolu almasını sağlayan da tüm bu dışsallıkların ideal tasarımlarıdır -Kant’ın saf akıl üzerinden gösterdiği tam da budur. Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi tüm deneyimden azade olduğunu iddia etse de aslında Düşüncenin, genelde tarihin ve daha özelde felsefe tarihinin, kendini gerçeklikle özdeş olarak kavramak isteyen deneyimlerinden soyutlanmıştır. Hegel’in yaptığı ise bu soyutlanmış ideal formu felsefe tarihinin detaylarından doğru speküle ederek Düşüncenin formuna uygulamaktır; böylece Kant’ta her daim dışsallıklar aracılığıyla tamlığına ulaşan akıl Hegel’de bu dışsallıkları kullanmak suretiyle kendi tamlığına ulaşan içkin belirlenimini tamamlar. Peki Düşüncenin kendini düşünen ve kendi kendiyle özdeş bu formu neden gerçekliğin de formu olsun; Klasik ve Transzendental mantığın aşılması olarak bu yeni mantık -ve aynı zamanda diyalektiğin kendini diğer mantıklardan ayıran özgül yanı- gerçeklikle bir özdeşliği mi barındırır yoksa benzeşikliği mi?

İnsanlığın ürettiği üç büyük tümel, devlet, tanrı ve sermaye aynı akıl gibi kendileri dışında diğer tüm varolanları kendi formunda, onlara bulaşarak ve onların üzerinde yayılarak Birlik şeklinde örgütleme arzusundadır -Kant’taki saf aklın diyalektiği gibi. Düşüncenin tarihinde ideanın Birliği sağlamaya yönelik işleyişine Düşüncenin tarihi içinde nasıl karşı çıkışlar olduysa ve Düşüncenin her defasında daha büyük bir güçle bu karşı çıkışları; çok zaman ayrım şeklinde ortaya çıkanları dahi, yeniden kendi Birliği altında toplayabilme kapasitesine sahip Tini üretebildiyse; Gerçeklik de aynı şekilde tümel iddiasında ortaya çıkan varolanlara karşı bir direniş ve onlarla mücadele ile yapılaşmış bir hareket formu kazanır. Felsefe tarihinden dolayımlanarak Hegel bu yapılaşmanın Düşüncedeki hareketini betimler.  

***

Birinci Cilt’te Felsefe Tarihi ve felsefenin Kavramının nasıl örtüştüğünü anlattığı oldukça geniş bir metodolojik Giriş’ten sonra Çin ve Hint Felsefesinin tarihsel motiflerine bakarak Thales’ten Platon’a kadar Düşüncenin belirlenimini sergiler. İkinci Cilt ise Platon ve Aristoteles’e geniş bir yer ayırarak başlar ve Stoacılardan Epikourosçulara ve Kuşkuculara doğru yol alarak Yeni Platoncularla sonlanır. Düşünce tüm bu dolayımlarda Thales’ten Anaxagoras’a kadar Doğallıktan kopuşla beraber soyuttan kendini belirleyen düşünceye doğru yol alırken, Sofistler, Sokrates ve Sokratesçiler’de öznellik ilkesinin oluşumunun belirli basamaklarını sergiler; ve nihayet Platon ve Aristoteles’te İdeanın bütünleşmesine doğru yükselen düşünce Platon’da sadece kendinde somut olsa da Aristoteles’te ideal formunu bulmaya başlar ama dünyanın içeriği onun dışındadır. Dogmatizmde dünyanın içeriği ile buluşan düşünce aynı kuvvette kuşkuculukta tüm bu içeriğin yadsınması ile karşılaşır. Stoacılarda “içsel bir talep”in yeniden ama bu sefer daha yüksek bir momentte öznelliği sergilediği yerde Yeni Platoncular Hegel’e göre tinin doğasını tanımışlar ve onu somut biçimde Bir olarak düşünmüşlerdir. Düşüncenin dışsallıkla da olsa kendi birliğine kavuştuğu bu momentten sonra kendi özgürlüğüne doğru yol aldığı yeni uğraklar Ortaçağ ve modern felsefe ile ortaya çıkacaktır ve onlar da artık Üçüncü Cild’in konusudur.

Hegel’in Felsefe Tarihi’nin çeviri sürecinde Almanca karşılaştırmalarda desteğini hiç esirgemeyen Eyüp Ali Kılıçaslan’a, gece gündüz ne zaman bir kavramı sorsak en kısa sürede bize dönerek çeviriye büyük destek sağlayan Aydın Gelmez’e ve Yunanca editörümüz Güvenç Şar’a çok teşekkür ederiz.

Ersin Vedat Elgür

 

 

 

 

 



* Lukacs’ın Toplumsal Varlığın Ontolojisi çalışmasını bir sene önce yayınlamıştık; (NotaBene Yayınları, 2018 Eylül) ve yine Hegel’in Felsefe Tarihi’nin üçüncü cildinden sonra 2020 Eylül’ünde bu sefer Genç Hegel’i yayınlamak üzere çalışmaya devam ediyoruz.